4 Ekim 2019 Cuma

MIDSOMMAR


Ari Aster
'in yazıp yönettiği Midsommar ilk seyirde izleyici üzerinde büyük bir anlamsal boşluk bırakıyor. Çünkü yönetmen, günümüz korku filmlerinin önde gelen isimlerinden biri ve konunun alışılagelen korku yapımlarından farklı olması kafada soru işaretlerine neden oluyor. Çünkü korku-gerilim türünde olmasına rağmen filmin başından sonuna gündüz ve güneş hakim. Ayrıca anlam verilemeyen ayin ve ölümler gerçekleşiyor ve devamlı olarak karakterlerde toplu halde anlamsız bir ağlayış mevcut. Taşların yerine oturması için filmin ütopik bir yapıya sahip olduğunu izlemeden önce bilmek gerekli. Öteki türlü anlamsal boşluklarla karşılaşmamak mümkün değil. 




Ritüel Konusu
Genç çift Dani ve Christian, aralarını düzeltmek için çabaladıkları sırada İsveç'te küçük bir köyde düzenlenen Midsommar festivaline katılacağını duydukları üniversite arkadaşlarına eşlik ederler. Ancak burada onları düşündüklerinden farklı bir karşılama seremonisi bekliyordur. Ari Aster'in yazıp yönettiği Midsommar filminin oyuncuları arasında; Florence Pugh, Jack Reynor, Vilhelm Blomgren, William Jackson Harper, Will Poutler ve Ellora Torchia var.




Yeryüzünde Bir Cehennem: Midsommar

Ari Aster, ütopya temasına sahip eserleri merkezine almış ve bunları korku unsurlarıyla bezenmiş bir hikayeye dönüştürmüş. Ütopya yani hayali yer kavramı kutsal kitaplardan başlar; (Tevrat'ta Eden Bahçeleri) ve düşünce tarihinde önemli filozoflar (Platon- Devlet, Thomas Moore -Ütopya, Francis Bacon- Yeni Atlantis ve William Morris-Hiçbir Yerden Haberler gibi) birçok eserde derinlemesine işlenir. Ancak Midsommar'ın yapı olarak en çok benzerlik gösterdiği yapıt İtalyan Tomasso Campanella'nın Güneş Ülkesi eseri. Filmde festivaldeki her birey beyaz giyiniyor hatta ziyarete giden üniversite öğrencilerine bile beyaz kıyafetler giydiriliyor. Tıpkı Tomasso Campanella'nın kitabında tüm bir Güneş ülkesinin beyaz giydiği gibi. Ayrıca filmin tamamında güneş hakim olmasıda Güneş Ülkesi eserine büyük bir gönderme içeriyor.


Ağlama Ayini

Üniversite öğrencileri film boyunca farklı ve anlam veremedikleri ayinlerle karşılaşıyorlar (Yaşlıların kendini uçurumdan atarak intihar etmesi gibi). Ayrıca bu ayinler sonrasında toplu olarak yapılan ağlama ritüelleri gerçekleşiyor. Campanella, Güneş Ülkesi'nde tıpkı Midsommar'da olduğu gibi büyük başkanlar tarafından yönetiliyor. Bu başkanlar topluluğa kimin kendini kurban etmek istediğini sorarlar ortaya çıkan kişileri Tanrı'ya kurban olarak adarlar bu kurbanlar kentin bağışlanması, korunması ve her daim Tanrı'nın yol göstermesi için birer adaktır. Bu ritüele tüm halkın katılması gerekir ve ardından ağlar ve Tanrı'nın öfkesinin yatışması için dua ederler aynı Midsommar'da bulunan benzer sahneler gibi.


İlahi Element Ateş

Filmde bir diğer anlaşılamayan unsur ateş ayini. Anlamsız bir biçimde belirlenen kişiler ateşte yakılmaya mahkum oluyorlar. Tomasso Campanella'nın eserinde ise Güneş Ülkeliler ölülerini toprağa vermek yerine ateşle yakarlar. Ateşe atarak ölüleri bu soylu elemente dönüştürürler yani güneşten doğmuş olanı tekrardan ateşe ve güneşe döndürdüklerine inanırlar. Bu şekilde mezar bırakmayarak putperestlikten uzaklaşmış olduklarına inanırlar.

Klişe korku filmlerinden bıkanlar için Ritüel (Midsommar) doğru adres. Toplu ayinlerdeki sesler kulaklarınızdan günlerce çıkmayacak şekilde yankılanıyor. Hikayesi devamlı gün ışığında geçmesine rağmen korkutmayı ve seyirciyi yerinden zıplatma cesaretini gösteren bir yapım.


İyi Seyirler Dilerim

EFE TEKSOY

29 Eylül 2019 Pazar

AYIN GÖLGESİNDE (IN THE SHADOW OF THE MOON)


AYIN GÖLGESİNDE

Netflix'in bilim kurgu-polisiye türündeki filmi 'Ayın Gölgesinde' izleyiciyi bilinmeyenin derinliklerine doğru heyecanlı ve aksiyon dolu bir yolculuğa çıkarıyor. Seyirciyi her anında soluksuz bırakan cinste bir hikaye olmasının yanı sıra akıl sınırlarını zorlayan ve algınızı yerle bir eden de bir yapıya sahip.  Zaman yolculuğu filmlerine farklı bir tat getiren 'In The Shadow Of The Moon', izledikten sonra hiç aklınızdan çıkmayacak. Farklı zaman dilimlerinde geçen hikayeyle bezeli olan film her daim karşılaşamayacağınız türde bir yapım.
'Gregory Weidman' ve 'Geoffrey Tock'un yazdığı ve 'Kim Mickle'ın yönettiği filmin oyuncu kadrosunda; 'Boyd Holbrook', 'Cleopatra Coleman', 'Bokeem Woodbine' ve 'Michael C. Hall' yer alıyor.






Geleceği Geçmişin Kıvılcımlarında Aramak

ABD'nin Philadelphia eyaletinde polis memurluğu yapan Thomas Lockhart, dedektifliğe yükselme hayaliyle yanıp tutuşmaktadır. Bir anda eyaletin farklı noktalarında sebebi belirsiz olan ölümler baş gösterir. Lockhart'ın incelemesi sonucunda cesetlerin ortak bir noktası ortaya çıkar. Her cesedin ense bölgesinde üç adet açıklanamayan iz bulunur. Bu işaretlerin ne anlama geldiği konusunda kimsenin bir fikri yoktur. İz sürme konusunda usta olan Lockhart, cinayetleri işleyenin bir seri katil olduğunu tespit eder ve peşine düşer. Ancak bu zanlı alışılagelenin aksine ne yakalanarak ne de öldürülerek durdurulamaz ve her dokuz yılda bir tekrardan ortaya çıkar. Bu akıl almaz durum Thomas Lockhart'ta bir takıntı haline gelir. Artık katili yakalamayı ve gizemi çözmeyi her şeyini kaybetme pahasına da olsa göze alır.




Bulanık Bilinçler

Filmdeki polis memuru Thomas Lockhart, katilin peşine düştüğünde birkaç defa aynı mücadeleyi verir. Çünkü katil akıl almaz bir şekilde her dokuz yılda bir tekrardan ortaya çıkar. Konu anlamında bakılacak olursa Amerikalı bilim kurgu yazarı Philip K. Dick'in 'Yüksek Şatodaki Adam' kitabıyla benzerlikler taşımakta. PKD'nin romanında geçmiş zaman üzerinde oynanarak geleceği inşa etmeyi amaçlayan bir yapı mevcuttu. Tıpkı 'Ayın Gölgesinde' filminde olduğu gibi. Peki bu ne kadar mümkün? Fransız filozof Henri Bergson 1893 yılında  Henri IV Lisesi'nde 'Metafizik Dersleri' başlığı altında verdiği 'Zaman' dersinde bu konuya şu şekilde bir açıklık getirir; "Sınırsız olduğunu söyleyebiliriz fakat sonsuz ve sınırsız kavramları burada uygun düşmez zira süre büyüklükten pay almaz, ayrıca homojen bir şey de değildir. Tarih tekerrür etmez, varlığımızın tamamen özdeş iki anı yoktur." der. Ancak zaman makinesiyle bu olaya müdahale edebilir miyiz sorusuna yanıt ise filmin içerisinde saklı. 




Thomas Lockhart'ın durdurulamaz haldeki katile olan takıntısı ve üzerinden yıllar geçmesine rağmen olayın peşini bırakmaması bana Abraham Lincoln'ün şu sözünü anımsattı; "Bazılarını her zaman, herkesi bazen ama herkesi her zaman aldatamazsın."

Ayın Gölgesinde, sıkı bir bilim kurgu - polisiye filmi. Özellikle baba kız arasındaki ilişkinin bir takıntı uğruna kırılmaya uğraması çok güzel işlenmiş. Zamanda yolcuğa ve onun kelebek etkisine inanıyorsanız bu film tam sizin için biçilmiş bir kaftan.

İyi Seyirler Dilerim

EFE TEKSOY



21 Eylül 2019 Cumartesi

AD ASTRA


 Brad Pitt'in kariyerinin en iyi performansını sergilediği sloganıyla lanse edilen 'Ad Astra' izleyiciyi görsel açıdan etkisi altına alacak güzel bir bilim kurgu yapımı. Ad Astra'nın merkezinde arayış ve bir yolculuk hikayesi bulunuyor. Filmde astronot Roy McBride'in (Brad Pitt), yıllar önce çıktığı uzay yolculuğundan haber alamadığı astronot babası H. Clifford McBride'in (Tommy Lee Jones) izini sürmesi anlatılıyor. Hikaye ve yolculuk boyunca Roy'a iç sesi ve flashbacklerle tanıdığımız eski eşi Eve (Liv Tyler) eşlik ediyor. Aynı zamanda efsane oyuncu Donald Sutherland'ın hayat verdiği Thomas Pruitt karakteri Roy'un destek aldığı insanlar arasında bulunuyor. 

Senaryosunu James Gray ve Ethan Gross'un kaleme aldığı filmin yönetmen koltuğunda James Gray yer alıyor. Oyuncu kadrosunda; Brad Pitt, Liv Tyler'ın yanı sıra usta  oyuncular Tommy Lee Jones ve Donald Sutherland bulunuyor. Filmin bütçesi 80 milyon dolar.


Yıldızlara Doğru

Film çok uzak olmayan bir yakın gelecekte geçiyor şöyle ki güneş sistemimizdeki gezegenlere örneğin Kızıl Gezegen diye anılan Mars'a insanlık artık iyice yerleşmiştir ve diğer gezegenlerde başka yaşam formları arayışındadır. Bu atılımın da en büyük öncüsü H. Clifford McBride'dir. Fakat film süresince yönetmen hangi zaman diliminde geçtiğine pek değinmiyor. Daha çok izleyiciyi olaya yani hikayeye dahil etmek isteyen deneyim sinemasına odaklanıyor.




Yıldızların Sonsuz Feryadı
 Ad Astra'da yerçekimsiz ortamda yapılan yolculuğun insan bedeni üzerindeki mental ve fiziksel yıkımına (Tommy Lee Jones'un müthiş performansı sayesinde) H. Clifford McBride karakteri üzerinden tanık oluyoruz. Karakter evreni insanın emrine zapt etme uğraşısının tüm felaketini izleyiciye gösteriyor. Öyle ki bakışlarında dahi bu hissiyatı size adeta yaşatıyor. İzleyici uzaydaki hiçliğin sonsuzluğunu ve yalnızlığını tüm boyutlarıyla kucaklıyor. Brad Pitt'in büyük bir ustalık sergilediği karakter oğul Roy McBride ise babasının karakterine tam bir tezat oluşturarak adeta bağırarak değil sessizliğimle direneceğim diyor. Roy'un iç sesi size yalnızlığın uzaydaki egemenliğini daha da kucaklatıp benimsetiyor.




Astral Bir Kahramanın Sonsuz Yolculuğu
Germen kökenli olan Rus Biçimcilerinden Vladimir Propp; semiyotik, etnoloji, halkbilim, anlatı çözümlemesi vb. alanlarda önemli çalışmaları bulunan çağımızın önemli bilim adamlarındandır. Propp, Masalın Biçimbilimi adlı çalışması çok büyük önem taşır çünkü onun işlev kavramı anlatı türler için bulunmaz bir nimettir. Propp burada 31 işlev belirler ve bu işlevlerin alt türleri vardır. Benim değinmek istediğim Propp'un 'XI. Kahraman Evden Ayrılır' başlığı burada; kahramanın (bizim öykümüzde Roy McBride) gidişi yani evden ayrılışının burada başka bir şeyi sembolize ettiğini belirtir. Birinci anlamı arayış, ikinci anlamı ise araştırma amacı olmaksızın yola çıkarken kendisini her çeşit serüven beklemektedir. Tıpkı Ad Astra filminde Roy McBride karakterinin babasını bulma umuduyla evden ayrıldığında başına gelenler ve bu uğurda atıldığı maceralar gibi.



Zaman Fenomenolojisi
Fransız felsefeci Paul Ricoeur, "Tarih, geçmişteki insanların yarattıklarının bilinmesidir"der. Ancak 'Ad Astra' filminde baba H. Clifford McBride karakteri adını tarihe yazdırmak için geleceğe uzanıyor ve adını insanlık tarihine kazımak için her şeyini feda ediyor. Paul Ricoeur'un zaman fenomenolojisini anlattığı başyapıtı 'Zaman ve Anlatı; anlatıların varoluşunu, işleyişini çözümlemeyi amaçlayan yorumbilim ve anlatıbilim araştırmalarının temel kitaplarındandır. Kitabın ikinci cildi olan 'Tarih ve Anlatı'da "Tarihçi açısından zamanı yaratacak olanın tam da zamanın temsili olması"ndan bahseder. Filmde H. Clifford McBride aslında zamanın temsilidir. Çünkü neyin kalıcı olup olmayacağına zaman karar verir. Tıpkı tarih yazma çabasında kendisini zamanın içerisinde kaybeden ve benliğini yitiren H. Clifford McBride gibi.


Film genel olarak bilim kurgu filmi olmasının yanı sıra alışa gelenin aksine fazlasıyla yoğun bir işleyişe sahip. Bu da izleyiciyi yoruyor. Ad Astra'da Kubrick vari deneyim filmine kayan bir anlatı mevcut. Açılış sekansı (istasyon kazası ve düşüş) klasik tabirle yürekleri ağıza getiriyor. 

İyi Seyirler Dilerim

EFE TEKSOY



17 Eylül 2019 Salı

POSTMODERN BİR SİMULASYON CENNETİ: 'PARADISE HILLS'



 Emma Roberts, son dönem genç oyuncular arasında sivrilip hızla yükselişe geçen bir oyuncu oldu. İlk adını duyurması Julia Roberts'ın yeğeni ve Eric Roberts'ın kızı olmasıyla başladı. Ancak  Emma bu kan bağının ardına saklanmak ve gücünü bu bağdan almak yerine 'American Horror Story' gibi büyük yapımlarda oynayarak kendini kanıtladı. Şöhret basamaklarını hızla tırmanan bir genç yıldız oldu. Emma Roberts bu defa da karşımıza feminist bir konuyu işleyen Paradise Hills filmiyle çıkıyor ve Roberts'a Beşinci Element'in kızıl güzeli Leeloo yani Milla Jovovich eşlik ediyor.
Postmodern ve yenilikçi görseller eşliğinde sunulan Paradise Hills'in yönetmenliğini doksan doğumlu genç Alice Waddington üstleniyor. Paradise Hills, bilim kurgu severlerin kaçırmaması gereken bir yapım.




Paradise Hills Konusu
 Uma'nın (Emma Roberts) hayatı babasının intiharı ve milyarder Son Prescott'ın babasının şirketini ele geçirmesiyle alt üst olur. Son Prescot bununla da kalmayıp kafaya Uma'yla evlenmeye takar. Uma bir sabah uyandığında kendisini izole bir adada bulur. Annesi evlenmek istemeyen kızı Uma'yı Paradise Hills adlı rehabilitasyon merkezine göndermiştir. Burası ailelerin çocuklarını kendi istedikleri şekle sokmak için gönderdikleri bir tür rehabilitasyon merkezidir. 




Vaat Edilen Cennet Gerçekte Bir Cehennem Midir?
Filmde ebeveynler istedikleri şekle girsin diye çocuklarını ıslah eden ve beynini yıkayan bir mekanizma olan Paradise Hills'e dünyaca para yatırıyor. Film burada aslında bir bakıma yeryüzünde cennet kurma iddiasında olan çağımızın totaliter rejimlerine göndermede bulunuyor. Çocuklara zihinsel bir deli gömleği giydiren Paradise Hills şirketi gizemli bir düşes (Milla Jovovich) tarafından yönetiliyor. Güzellik bakımları, yoga, diyetler ve terapi gibi onlarca etkinlikle kızları (adeta bir eşyaymışçasına) söz verilen ve istenilen şekle sokmayı vaat ediyor. Kızları denetim altına alan ve şekle sokan bir sistem olan 'Paradise Hills' güzel işlenmiş bir feminist distopya (gişe filmi) örneği.




"Ayna Ayna Söyle Bana"
Filmde düşes tarafından sözde varoluşçuluk yalanları altında kızların beynini yıkayarak istenilen kavram genç beyinlere empoze ediliyor. Sanki düşünceye kendileri kapılmışçasına bir kandırmacaya maruz kalıyorlar. Düşes karakteri Uma ile bahçede gerçekleştirdiği sohbeti sırasında cevaplar için aynaya bakmasını ima ediyor ve şöyle diyor: "Tamamen kendimiz olduğumuzda en iyi halimize kavuşmuş oluruz. Ayna terapisi kendi hikayeni sahiplenmekle alakalı. Seni sen yapanı hatırlamakla alakalı. Sadece senin bileceğin şeyleri." Buradaki geçen diyalogta gizliden de olsa yani alt metninde Lacan'ın ayna kuramı yatıyor. Şöyle ki; Ayna Umberto Eco'nun deyimiyle "Ayna düşsel olanla simgesel olanı birbirinden ayıran sınırları çizen bir eşik-olgudur." Lacan'ın kuramında; altı ya da sekiz aylık bir bebek kendisini ilk gördüğünde görünüşünü gerçeklikle karıştırır ve devamında kendi görünüşü olduğunun ayrımına varır.

Genç kuşak izleyici kitlesine hitap eden film, gişe filmi olmasına nazaran izleyiciyi bambaşka dünyalara yolculuğa çıkartıyor. 

İYİ SEYİRLER DİLERİM

EFE TEKSOY




11 Eylül 2019 Çarşamba

STEPHEN KING 'O BÖLÜM 2' (IT CHAPTER 2)




STEPHEN KING SİNEMASINDA DOĞAÜSTÜ KORKU 'O BÖLÜM 2'

Stephen King'in 'O' (IT) adlı korku- gerilim romanından uyarlanan filmin ikinci bölümü vizyona girer girmez rekorla açılış  yaptı. Dünya genelinde vizyona girdiği ilk üç gün içerisinde 185 milyon dolar hasılat elde eden film Türkiye'de de vizyona girdiği ilk hafta sonunda 126 bin 520 kişi tarafından izlendi. Bu şekilde (Türkiye'de) tüm zamanların en iyi korku filmi açılış rekorunuda elde etmiş oldu.




'O BÖLÜM 2' KONUSU

İlk bölümde bir grup okulun looser diye tabir edilen ezik/kaybeden öğrencilerini Pennywise adlı kötülükle beslenen palyaçoya karşı verdikleri amansız mücadeleyi izlemiştik. ilk bölümden  27 yıl sonrasında geçen ikinci bölümde ise gençler bu defa yetişkin halde ve artık palyaçoyu geldiği yere yani kötülüğün kalbine geri göndermeye kararlılar.





STEPHEN KING'IN KORKU EVRENİNDE SEMBOLİZM OLARAK KANIN İŞLEVİ

Film öykü süresince kırmızı ton ağırlıkta ilerliyor. Pennywise'ın elinde tuttuğu kırmızı balondan tutunda üzerindeki kıyafete varana kadar kan için göstergebilimsel şekilde kana bir gönderme mevcut.
ikinci bölümde tekrardan Pennywise adlı korkunç palyaçonun kurbanlarını acımasızca katlettiğine tanık oluyoruz. Öyle ki kabuslarında bile peşini bırakmadığı kurbanlarının kanını akıtmadan rahat etmiyor. Pennywise'ın tek besini kan ve korku.




Her bir karakterin kendi sınavını verdiği döngüde kan büyük bir işleve sahip. Günümüzün en büyük korku yazarlarından Stephen King, 'Yazma Sanatı' adlı kitabında; eserlerinde işlediği kan'ın işlevini detaylı bir şekilde açıklar; Kanın güçlü bir şekilde kurban verme fikriyle bağlantılı olduğunu, Hristiyan dininde (pek çok diğer dinde de olduğu gibi) günahın ve kurtuluşun simgesi olduğunun altını çizer. Kan için değindiği bir diğer işlev ise kadınlar için fiziksel olgunluğa erişme ve doğurma yeteneğini kazanması. Burada bahsedilen sembolik anlamın filmde çok büyük bir öneme sahip çünkü izlediğimiz ikinci bölümde çocukların artık birer yetişkin olduğunu görüyoruz. Yani bu defa akan kan yetişkin kanı bu da demek oluyor ki çocukların kanını akıtmaya alışık olan Pennywise bu sefer alışık olmadığı bir şeyle mücadele ediyor.
 




USTALARA SAYGI

Yönetmenliği Andy Muschetti'ye ait olan filmin senaryosu Gary Dauberman'a ait. Oyuncu kadrosunda Jessica Chastain, James McAvoy, Bill Skarsgard, Isaiah Mustafa, Jay Ryan, Andy Bean ve Bill Hader bulunuyor. 'O Bölüm 2' filmi korku severlerin kaçırmaması gereken bir yapım. Korkutucu unsurların yanı sıra günümüz görsel efekt teknolojisi sayesinde korkunç yaratıklar daha gerçekçi ve daha ürkütücü. Yönetmen sizi her seferinde sizi yerinizden zıplatmayı başarıyor. Ayrıca filmde Xavier Dolan ve Stephen King camelou saygı duruşu sahneleri de mevcut. 

İYİ SEYİRLER DİLERİM

EFE TEKSOY

26 Nisan 2018 Perşembe

WINCHESTER: GİZEMLİ EV



 Winchester filmi 3,5 milyon dolarlık düşük bütçeye sahip bir yapım. İlginç konusu ve gerçek yaşama ve olaylara dayanması nedeniyle izleyicinin ilgisini çekebilecek bir film. Usta oyuncu Helen Mirren ve Jason Clarke’ın başrollerini paylaştığı filmin yönetmen koltuğunda Michael Spierig ve Peter Spierig kardeşler oturuyor.


MALİKÂNENİN ARDINDAKİ GİZEM

Dünyaca ünlü Amerikan Winchester tüfeklerinin varisi Sarah Winchester, 1884 yılında Kaliforniya eyaletinin San Jose şehrinde toplumdan soyutlanmış bir arazide kendisine devasa ve eşi benzeri görülmemiş bir malikâne yaptırmaya başlar. Yıllar boyunca (38 yıl) 7 gün ve 24 saat süresince inşaatı devam eder. 160 odalı konağın içerisinde; 2000 pencere, 40 merdiven, 47 şömine bulunur. Çıkmaz koridorları, gizli geçitlere ve tavana açılan kapılarıyla karmaşık bir yapıya sahiptir. Ancak Sarah Winchester bu köşkü, akıl hastalığından mustarip olduğu için kendisi için yaptırmamıştır. Rivayete göre; evin içerisinde Winchester tüfeklerinin sayısız ölüme sebep olduğu ruhlar ve hayaletler bulunur ve Sarah’nın peşini bırakmaz. Sarah ise bu varlıkların kafasını karıştırmak için gizemli Winchester malikânesini inşa ettirmiştir. Doktor Eric Price, akıl sağlığından şüphe edilen Sarah’nın, ‘Winchester Repeating Arms Şirketi’ni yönetebileceğine uygun olup olmadığını araştırmak üzere malikâneye gönderilir. Fakat karşılaşacağı şey aradığından fazlası olacaktır.

HAYALETLERİN KAYNAĞI
Amerikalı korku yazarı Howard Philips Lovercraft şöyle der; “İnsanlığın en eski ve en güçlü duygusu korkudur, en eski ve en büyük korku da bilinmeyenin korkusudur.”  Korku, Prehistorya denilen yani tarih öncesi çağlara kadar gider.  Şeytan- ruh çağırma ayinleri, Avrupa’daki Ortaçağ korku atmosferi, Mistik Kuzey İskandinav Edda ve Sagaları, Kıta Avrupası’nda 1. James’in Cadı avı seferleri, ardından gelen 17. ve 18. Yüzyılda karanlık oyun baladları, kaçak efsaneleri ve aynı zamanlara denk gelen Amerikan ve İngiliz romancılığına özgün olan ‘Gotik Roman’ türü. Fakat burada bir es vermemiz gerekiyor. Çünkü filmde kullanılan ortam/atmosfer tam olarak bu dönemleri kapsıyor. Sarah Winchester’ın efsanevi malikânesinin hikâyesi gerçek olmasına rağmen bugün izlediğimiz film, edebiyattan oldukça beslenmiş durumda. Winchester filmi ‘Gotik Roman’ türünün atmosferine sahip bir yapım. Howard Philips Lovercraft’ın deyimiyle “Edebi korku hikayesinin kurucusu” olan İngiliz yazar Horace Walpole, 1764’te Otranto Şatosu’nu yayınladı. Kitapta kullanılan korku ve gerilim unsurlarına Winchester filminde de tanık oluyoruz. Winchester malikânesi, yıllardır birçok filme ve kitaba ilham kaynağı olmuştur. Amerikalı korku yazarı Shirley Jackson,  1959’da yayınlanan ‘Tepedeki Ev’ adlı eserinde Winchester efsanesinden yararlanmıştır. Ardından günümüz korku edebiyatının sembol ismi Stephen King’in 2002 yılında diziye çekilen ‘Rose Red Konağı’ önemli örneklerdendir.


RUHLARIN HESAPLAŞMASI
Filmde Sarah Winchester ve ailesine musallat olan bir hayaletin geçmişte yaşananlardan dolayı hesaplaşmaya çalışmasına tanık oluruz. Gelmiş geçmiş en büyük İngiliz yazarlarından birisi olan Virginia Woolf, 1921 yılında İngiliz The Times gazetesinin “The Times Littery Supplement” adlı edebiyat eki için ‘Henry James’in Hayalet Hikayeleri’ adlı bir makale yazar. Buradaki yazısında “Bir hayalet hikâyesinin özelliklerinin yanı sıra aynı zamanda sembolik olma özelliğine de sahip olması hayaletin tutku veya vicdan krizlerine alışık olduğunu bize hissettirir.” der. Bu sebeple, filmdeki ruhun (ölmüş olmasına rağmen), halen (Woolf’un bahsettiği) insani özellikler (vicdan, hesaplaşma, intikam gibi) barındırdığını görüyoruz. Bu kalıplaşmış sembolün hayalet hikâyelerinin içerisinde yıllardan beri var olduğu aşikâr.


MÜHÜRLÜ ODA
Filmde Sarah Winchester, ruhları hapsedebilmek için 13 adet çivi kullanılarak kapattığı mühürlü odalar kullanıyor. Öncelikler 13 sayısı gerçek Winchester malikânesinde çok kullanılan bir rakam. Köşkün içerisindeki çoğu motife 13 rakamı işlenmiş. Hikaye bazında bakacak olursak ‘mühürlü oda’ teması Ortaçağ’ın geç dönemlerine ait İngiliz Anglikan rahip ve roman yazarı Sabine Baring-Gould’un eserlerinde kullanılmıştır. Filmde kullanılan bir başka tema ise bir tür ‘Metampsikoz’ yani ruhun başka vücuda geçmesi. Filmde kullanılan çeşidi ise Reenkarnasyondan farklı olarak bedenin iletişim aracı olarak kullanılması.

MEDYUM’UN SEZGİLERİ
Sarah Winchester’ın malikânesini inşa ederken medyumlarla görüştüğü rivayet edilir. O medyumlardan biri, ruhlardan korunabilmesi için yaşadığı köşke sürekli odalar eklemesini bu şekilde ruhlardan kaçabileceğini söyler. Filmde de bu diyaloğun (farklı şekilde de olsa) işlendiğini görüyoruz. Fransız antropolog  Claude Lévi-Strauss, etnoloji ve antropoloji alanlarına getirdiği yeni bakış açısıyla büyük bir ün kazanmıştır ve bu alanda verdiği eserlerle “Modern Antropolojinin Babası” olarak anılmaktadır. Claude Lévi-Strauss, ‘Yapısal Antropoloji’ adlı eserinde (kabaca söylemek gerekirse) antropolojinin, toplumsal gerçekliği ve insan ilişkilerinin ortaya koyabileceğini anlatır. Kitabın ‘Büyü ve Büyücü’ başlıklı bölümünde; “Büyüye maruz kaldığını bilen bir birey, bağlı olduğu grubun törelerine göre ölüme mahkûm olduğuna içtenlikle inanır; bu inancı yakınları ve arkadaşları da paylaşır. O andan itibaren, topluluk ondan uzak durur ve onu çoktan ölmüş biri ve etrafı için bir tehlike kaynağı olarak görmeye başlar” der. Sarah Winchester, kendisini ve ailesini tehdit eden lanetin ve ruhların etkisinde yaşar. Kendisini izole ettiği Kaliforniya’daki malikânesinde Strauss’un bahsettiği etkileri görebiliriz.



Winchester, düşük bütçeye sahip olması nedeniyle görsel efekt ve korku unsurları anlamında seleflerine karşı yavan kalmış bir yapım. Bu tip filmler hikâye odaklı yapımlar kategorisindedir ve genellikle tek mekânda geçer. O yüzden büyük beklentilerin hüsranla karşılaşabileceğini baştan söylemeliyim. Ancak ben yine de bir göz atmanızı tavsiye ediyorum çünkü film, Amerika’nın en perili evlerinden birisini konu alıyor. Ayrıca Winchester malikânesi günümüzde de gezilip görülebilen bir müze. Elbette yüreği yetenler için…
İYİ SEYİRLER DİLERİM
EFE TEKSOY



BİR SPIELBERG SİMULASYON EVRENİ OLARAK: ‘READY PLAYER ONE’




175 milyon dolar bütçeye sahip olan ‘Başlat: Ready Player One’ vizyondaki yerini aldı. Steven Spielberg’in yönetmen koltuğunda oturduğu film Ernest Cline’ın aynı adlı çok satan bilim kurgu romanından uyarlandı. Filmde 1980’li ve 1990’lı yılların popüler kültür figürlerine gönderme ve o dönem Hollywood sineması karakter uyarlamaları bulunuyor. Kadrosunda Tye Sheridan, Olivia Cooke, Ben Mendelsohn, Simon Pegg ve Mark Rylance  gibi oyuncuların bulunduğu filmin senaryosu Zak Penn ve Ernest Cline’a ait.





UMUT KAPISI: OASIS 
2045 yılında dünya kaotik bir hale bürünmüş ve yaşam koşulları oldukça zorlaşmıştır. İnsanlar sıkıntılarından uzaklaşmak için çareyi OASIS adlı bir oyunda ararlar. Bu oyun tüm insanların adeta bir umut kapısıdır. Zamanlarının çoğunu Oasis evreninde geçiren insanlar oyun içerisinde istedikleri kimliğe bürünür ve  hayalini kurdukları hayatı sürdürürler. Oasis’in yaratıcısı Halliday oyunun içerisine 3 anahtar gizlemiştir. Öldüğü zaman 3 anahtarı ele geçiren kişiye tüm servetini ve oyunun hisselerini devredeceğini söyler. Küçük yaşta ailesini kaybeden Wade Watts ise bu oyunda oldukça başarılı ve vadedilen hazineye paragöz oyunculardan önce ulaşmayı hedeflemektedir.


SPIELBERG’İN GERÇEKLİK ARAYIŞI
Filmde insanlar gerçekliği; Oasis adı verilen simülasyon dünyasında arıyor. Filozofların zihni Platon’dan beri gerçekliğin arayışındadır. Antik Klasik Yunan filozofu Platon/Eflatun tarafından yazılan Devlet adlı yapıt mağara duvarındaki gölgeleri kendilerine gerçeklik olarak kabul eden insanları anlatır. Platon için formlar/idealar daha gerçektir çünkü sonsuz ve değişmezdirler. Modern filozofinin babası Fransız filozof Descartes, bütün inanç ve düşüncelerimizin yanlış olabileceği olasılığını öne sürer. Meditasyonlar adlı eserinde bilgi için sağlam bir temel kaynak bulmayı amaçlar ve bütün inançlarımızın şüpheye elverişle olabileceğini söyler. Alman felsefesinin kurucularından olan Imanuel Kant’ın felsefesinde ise gerçeklik… Algılanan numenal alan yani akılla idrak edilen alandır. Öyleyse gerçeklik için taklit edilebilir ya da sanal gerçeklik realiteye tercih edilebilir diyebilir miyiz? Bunun cevabı Ready Player One’da saklı… Bir çeşit sanal gerçeklik programı olan Oasis yozlaşmış toplumu tekrardan bir araya getiren mecrayı/alanı teşkil ediyor. Kanadalı iletişim kuramcısı Prof. Dr. Marshall McLuhan, 1960’lı yıllarda ‘Global Köy’ kavramını ortaya atar. Bu teori kabaca; iletişim araçlarının insanlar tarafından dünyada hızla kullanılacağını ve dünyayı global yani küresel bir köye dönüştüreceğini öne sürer. Ready Player One filminde Global Köy’ün Oasis olduğunu görüyoruz. İnsanlar iletişim kuramcısı McLuhan ’ın yıllar önce belirttiği gibi Global bir köy’de yaşamaktadır. Yani Oasis’te…


SPIELBERG’İN SİMÜLASYON EVRENİ
Oasis aslında bir simülasyon evrenidir. Medya teorileriyle ün salmış Fransız filozof/sosyolog Jean Baudrillard’ın ‘simülasyon kuramı’ 20. Yüzyılda öne sürülen en önemli kuramlar arasındadır. Bu teoriye göre etrafımız gerçek olmayan bir şeyi gerçekmiş gibi gösteren imgelerle sarılıdır. Artık insanoğlu gerçek dünya ile imgeleri arasında ayrım yapma becerisine sahip değildir. Filmde bulunan Oasis adlı yapının Baudrillard’ın bahsettiği gerçek olmayan bir şeyi gerçekmiş gibi simüle eden yani sunan/gösteren simülasyon evreni olduğunu görüyoruz. Filmde gelecekte insanların sosyal olarak sadece evlerine kapanan insanların Oasis adlı oyunu kullanarak sanal bir evrende tekrardan bir araya geldiğini görüyoruz. 20. yüzyılın en önemli ve büyük çalışma gruplarından birisi Frankfurt Okuludur. Bu grubun en etkili olmuş yayını ve aynı zamanda 20. Yüzyılın en önemli felsefi başyapıtlarından birisi olan Alman felsefeci Theodor W. Adorno ve Alman düşünür, toplumbilimci Max Horkheimer’ın eseri Aydınlanmanın Diyalektiği’dir. Aydınlanmanın Diyalektiği’nin İletişim Yoluyla Tecrit makalesinde; “İletişim insanları birbirlerinden ayırarak birbirlerine benzemelerini sağlar” der. Filmde Oasis’in sağladığı iletişiminde bu şekilde olduğu görüyoruz. Kendi yaşam alanlarına kapanan insanlar Oasis’ten yararlanarak sanal bir ortamda yeniden iletişime geçiyor. Bu nedenle film içerisinde bulunan en önemli kilit noktanın (tıpkı Matrix’te olduğu üzere) Oasis olduğunu görüyoruz.
SPIELBERG EVRENİNDE EBEVEYN HASRETİ VE TANRININ IŞIĞI
Slovenyalı filozof ve sosyolog Slavoj Zizek, baba otoritesinin çıkmaza girmesi ve yeniden tesis edilmesinin tüm Steven Spielberg filmlerinde işlendiğini söyler. Zizek’in bahsettiğine ek olarak Spielberg filmlerinin hemen hemen hepsinde karakterler ebeveyn hasreti çeker. Tıpkı ‘Ready Player One’da ailesini yitirmiş olan Wade Watts gibi. Çünkü Spielberg filmleri aslında bir nevi arayıştır. Ebeveyn arayışı. Bu filmde ise ebeveyn arayışı dostluk ve arkadaşlık temalarıyla birleştirilmiş. Spielberg’in yüksek kontrast çekimlerine hemen her filminde rastlanır. Bu sahneler bir nevi Spielberg’in imzası niteliğindedir.  Arkada patlayan beyaz ışık önde bulunan figürleri siluete dönüştürür. Spielberg bu sahnelere ‘Tanrının Işığı’ adını veriyor. Zaten kurucusu olduğu prodüksiyon şirketi ‘Amblin Entertainment’ında logosu arkada bembeyaz patlayan Ay’ın önünde siluet şeklinde bisikletlidir. (Bisiklet sepetinde bulunan E.T. ve sürücü Elliot)

BİLİM KURGUNUN ÜLKESİ; AMERİKA
Ready Player One’da bahsetmek istediğim bir diğer kavram yaratıcı, yani filmdeki karakter Halliday. Oasis’in yaratıcısı Halliday aslında filmde de belirtildiği gibi Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg ve Apple’ın kurucusu Steve Jobs vari bir deha. Burada değinmek istediğim nokta yaratıcı ve gerçeklik arasındaki bağın filmde bulunması. Yaratıcı Halliday, izleyiciye filmdeki yegâne gerçekliğin, sanal dünya olan Oasis’te olduğunu gösteriyor. Çünkü gerçek dünya insanların kaçtığı yaşamaya bile dayanamadığı bir atmosfer barındırıyor. Analitik psikolojinin kurucusu ve ‘Derinlik Psikolojisi’nin 3 büyük kurucusundan birisi olan Carl Gustav Jung; “Bilim kurgunun ülkesi Amerikadır” der. Yani yoklukla savaşan insanlara ilaç niteliğinde verilen masaldır bilim kurgu. Gerçekliği bilim kurguda arayıştır. Tipik Amerikan rüyası teriminin farklı bir türüdür. İnsanlara sunulan sanal gerçeklik masalları. Spielberg, Ready Player One’ filminin açılışında gerçek dünyanın renksiz (siyah ve beyaz) olduğunu Oasis’in ise rengarenk ve derinliğe sahip bir gerçeklik olduğunu izleyiciye sunar. 20 yüzyıl ‘Sartre yüzyılı’ olarak anılır. Bunun sebebi Fransız yazar ve düşünür  Jean Paul Sartre’nin başyapıtı olan ‘Varlık ve Hiçlik Fenomenolojik Ontoloji Denemesi’ adlı eseridir. Sartre kitabında şöyle bir söz söyler  “Her arzu yemek ya da uyumak arzusu kadar, bir sanat eseri yazmak arzusu da, tüm insanlığın gerçekliğini ifade eder.” Tıpkı filmdeki bir nevi sanat eseri olan Oasis’in yaratıcısı Halliday’in vadettiği gerçeklik gibi.

Ready Player One, bilim kurgu severlerin kesinlikle kaçırmaması gereken bir başyapıt. Günümüz sosyal medyasına ve 90’lar popüler kültür ayrıca Hollywood filmlerine çok güzel göndermeler içeriyor. Filmin önemli bir bölümünü oluşturduğu için Ready Player One’ı izlemeden önce Stanley Kubrick’in 1980 yapımı ‘The Shining/Cinnet’ filmini kesinlikle izlemenizi öneriyorum. Sanal gerçeklik oyunlarının insan yaşamı üzerindeki etkilerine değinen Ready Player One gerçekten takdire şayan bir yapım.
İyi Seyirler Dilerim
EFE TEKSOY