20 Mart 2023 Pazartesi

DARREN ARONOFSKY’DEN BÜYÜLEYİCİ BİR DRAM “THE WHALE”


TEK MEKÂNDA DEVASA BİR PERFORMANS

Dünya prömiyerini 79. Venedik Uluslararası Film Festivali‘nde yapan ve başrol oyuncusu Brendan Fraser’ın altı dakika ayakta alkışlandığı film, 95. Akademi Ödülleri’ne 3 dalda Oscar adayı. 76. İngiliz Akademi Film Ödülleri’nde 4 dalda BAFTA adaylığı ve 80. Altın Küre Ödülleri’nde de En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nde adaylık elde eden film, ödül sezonunun favori filmlerinden birisi olarak gösteriliyor. Oscar ve BAFTA adaylıkları bulunan film yapımcısı Darren Aronofsky tarafından yönetilen The Whale; Amerikalı oyun yazarı Samuel D. Hunter’ın, 2013 Drama Desk Ödülü ile 2013 Lucille Lortel Üstün Oyun Ödülü‘nü kazanan aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlandı. Film, ergenlik çağındaki kızıyla ilişkisini yeniden kurmaya çalışan, ‘Morbid Obezite’ hastalığına sahip, çevrim içi yazma dersleri veren münzevi bir İngilizce öğretmenini konu alıyor. Oyuncu kadrosunda; Brendan Fraser, Sadie Sink, Ty Simpkins, Hong Chau, Samantha Morton, Sathya Sridharan, Jacey Sink ve Wilhelm Schalaudek yer alıyor.

ARONOFSKY SİNEMASI VE ÇİRKİNLİĞİN ANATOMİSİ

Darren Aronofsky sineması, dini motiflerle ve mitolojik alegorilerle süslü bir anlatımı benimser. Yine bu filmde de, benzer imgelerle karşılaşıyoruz. Charlie karakterine ruhani ışığı göstermeye çalışan Thomas adında bir misyoner görülüyor ve öte yandan Charlie’de, Hz. İsa’nın çektiği acıyı ve çileyi sembolize eden bir kurtarıcı Mesih imgesi çiziyor. Orta Çağ estetiği ve göstergebilim dalının büyük ustalarından İtalyan bilim insanı ve filozof Umberto Eco, XX. yüzyılın en önemli düşünürlerinden birisi olarak kabul edilir. Eco’nun Çirkinliğin Tarihi adlı kitabı, kötülüğün ve çirkinliğin tarihi üzerine önemli bir felsefi bir araştırmadır. Eco burada, Yeşaya Kitabı’nın bir bölümünde (53: 2-7)Mesih’in çektiği acılar nedeniyle “Biçimden ve güzellikten yoksun” gösterildiğini belirtir. Filmdeki Charlie karakteri’nin de bunu imgelediği görülüyor. Antik Yunan kültürü, dünyanın mutlak şekilde güzel olması gerektiğini söylemiyordu. Yunan mitolojisi, dünyanın kötülüklerini ve yanlışlarını da anlatmaktadır.

DÜZEN ÜZERİNE

Antik Yunan filozofu Platon, duyularımızla algıladığımız gerçekliğin aslında idealar dünyasının kusursuzluğunun yetersiz bir taklidinden ibaret olduğunu öne sürer. Skolastik felsefeye baktığımızda ise, çirkinlik kavramının evrenin bütünsel güzelliği çerçevesinde geçerli olduğuna dair çeşitli örnekler ortaya koyduğunu görmekteyiz. Ayrıca tüm zamanların en büyük Hıristiyan düşünürlerinden biri olarak kabul edilen Latin filozof St. Augustinus‘Düzen Üzerine’ adlı eserinde; çirkinliğin, düzene katkıda bulunduğunu belirtir.

GÜZELLİĞİN MORFOLOJİSİ

Aslında Charlie’nin asıl mücadelesinin kilolarından ziyade, daha çok hayatla ve insan ilişkileriyle olduğunu görüyoruz. Ayrıca dış kusurlarının yanı sıra, Charlie (geçmişte yaptığı hataları düzeltmeye çalışan) içerisinde iyilik ve güzellik barındıran bir karaktere sahip. Bu da bize Aronofsky sinemasındaki güzellik kavramının, basmakalıp görüşlerden farklı bir yere oturduğunu açıklıyor. Ünlü düşünür ve bilim adamı Umberto Eco‘Güzelliğin Tarihi’ adlı kitabında, güzellik üzerine büyük bir tarihsel ve felsefi keşif gezisine çıkar. Eco, “Rönesans döneminde, güzelliğin oluştuğu parçaların oranına bağlı olduğunu ileri süren sözde ‘Büyük Kuram’ yüksek bir mükemmeliyet seviyesine erişti.” diyerek Rönesans Dönemi’nde güzelliği ifade etmek için yeni ifade biçimleri ortaya çıktığını söyler. Güzellikte kusursuzluk ve mükemmeliyet biçimlerinin bu dönemden itibaren farklı bir beğeni çerçevesinde olduğu görülüyor. Ancak Aronofsky; filmde günümüz beğenisinden uzaklaşarak, bizlere farklı bir yorum sunuyor.

KAMERA ARKASI

Brendan Fraser, karakterinin aşırı kilosu nedeniyle saatlerce giydiği rol için ağır bir Protez elbise giymek zorunda kaldı. FraserVenedik Uluslararası Film Festivali‘ne (Variety aracılığıyla) katılan medya mensuplarına şunları söyledi: “Sahip olduğumu bilmediğim kaslar geliştirdim. Hatta günün sonunda tüm aletler çıkarıldığında bir baş dönmesi hissettim; Venedik’te rıhtımdan bir tekneye atlamak gibiydi. Bu dalgalanma [hissi], bedenleri benzer olanlar için bana takdir verdi. Bu fiziksel varlıkta yaşamak için zihinsel ve fiziksel olarak inanılmaz derecede güçlü bir insan olmanız gerekir. “

-Geriye dönüş sahnelerinde Genç Ellie’yi Sadie Sink‘in küçük kız kardeşi Jacey canlandırıyor.

Darren Aronofsky‘nin dijital olarak çekilen ilk filmi.

-Film 1.33 Aspect Ratio olarak çekilmiştir, bize Charlie’nin dairesinin sınırlarını yansıtan kapalı, kutu gibi bir atmosfer veriyor.

Thomas karakterinin otobüsten indiği açılış sahnesi ve sahildeki geri dönüş sahnesi dışında, filmin tamamı Charlie‘nin dairesinde geçiyor.

-Fraser, rol için her gün dört saatini 300 lb (136 kg) ağırlığa kadar protez takmak için harcadı. Ayrıca Obezite Eylem Koalisyonu‘na danıştı ve karakterinin aşırı kilo ile nasıl hareket edeceğini belirlemek için çekimler başlamadan önce aylarca bir dans eğitmeni ile çalıştı.

-12’nin katları, filmde yinelenen bir temadır. Charlie biriktirdiği 120.000 $ olduğunu söylüyor (12 çarpı 10.000). Thomas’ın çaldığı para miktarı 2.436 dolardır (12 çarpı 203). Son olarak Charlie, New Life Kilisesi’nin inançlarını özetlediğinde, kendinden geçme geldiğinde 144.000 kişinin kurtarılması gerektiğini söylüyor. Bu sayı 12 çarpı 12.000’dir ve Vahiy Kitabı‘nda İsrailoğullarının 12 kabilesinin her birinden 12.000’er kişinin bir araya gelmesiyle elde edilen insan sayısı olarak belirtilmektedir. (Darren Aronofsky’nin ilk filmi Pi de matematik ve dini inançlar arasındaki bağlantıları içeriyordu.)

THE WHALE

Darren Aronofsky‘nin yönetmenliğini yaptığı 2017 yapımı Anne‘den (Mother!) bu yana beş yıl sonra ilk uzun metrajlı filmi The Whale, dramatik yapısı ve güçlü sinematografisiyle ödül sezonunun favori yapımlarından birisi.

İyi Seyirler Dilerim

EFE TEKSOY

 

KAYNAKÇA

Umberto Eco, Çirkinliğin Tarihi, çev; Anaca Uysal Ergün, Özgü Çelik, Arıcan Uysal, Elif Nihan Akbaş, Melike Barsbey, Kültigin Kaan Akbulut, Duygu Arslan, Berna Yılmazcan, İstanbul: Doğan Egmont Yayıncılık, 2015

Umberto Eco, Güzelliğin Tarihi, çev; Ali Cevat Akkoyunlu, Sait Maden, Seynan Levent, Kadriye Göksel, Gülseren Devrim, Tankut Gökçe, Halil Beytaş, Ülkem Özge Sevgilier, İstanbul: Doğan Egmont Yayıncılık, 2012


“WOMEN TALKING” AN OSCAR-NOMINATED MASTERPIECE BY SARAH POLLEY

 

THE SILENT SCREAM OF WOMEN

Having its world premiere at the 49th Telluride Film FestivalWomen Talking was nominated for two Oscars at the 95th Academy Awards: Best Film of the Year and Best Adapted Screenplay. Written and directed by Canadian filmmaker Sarah Polley, the film is based on the novel of the same name by Canadian writer Miriam Toews. A finalist for the Governor General’s AwardThe Trillium Book Award, and longlisted for the International Dublin Literary Award, this 2018 novel was written in response to the horrific events that took place in the Manitoba Colony, a remote and isolated Mennonite community in Bolivia. Interpreted by Toews as “a figment of the female imagination”. The cast of the movie, which consists of stars names; Rooney Mara, Claire Foy, Jessie Buckley, Frances McDormand, Judith Ivey, Emily Mitchell, Kate Hallett, Liv McNeil, Sheila McCarthy, Michelle McLeod, Kira Guloien, Shayla Brown, Vivien Endicott Douglas, August Winter, Lochlan Ray Miller, and Ben Whishaw.

A WORLD THAT HAD FADED IN THE PAST

In the production, which focuses on issues such as patriarchal power, violence against women and gender inequality, the victimization of women who have been deprived of their freedom and their heartbreaking helplessness in the face of persecution is brought to the screen. Lebanese-French poet and writer Vénus Khoury-Ghata, set in a dark Soviet Russia, The Last Days of Mandelstam is an impressive novel written in a poetic style. Russian poet Osip Mandelstam says; “The worst of deaths is the death of thought.” the writer Ghata emphasizes and conveys to the reader that Mandelstam specifically mentions this death in his poems. In Women Talking, we see that the concepts of thought and hope are what keep the characters alive, and we understand once again how important they are while watching the movie. Director Sarah Polley explained that they played around with saturation levels to create of “a world that had faded in the past” and notes that while the film looks almost black and white, it doesn’t quite look like it.

THE PATHETIC WORLD OF DESPAIR

The movie is based on real events; It focuses on the women of the community who have been left pregnant, maimed, or dead after years of drug, sexual, and terrorized attacks by the elders of a remote religious colony. These attacks, which are based on ghosts and demons, show the audience in all their nakedness that this brutality is ruthlessly covered up by making them believe that women are punished by God or Satan for their sins. As criminals sentenced by the courts to long terms begin to get out of jail, women meet in the barn to determine a plan of action. This is where the whole event takes place; women seeking a way out raise their voices to vote and discuss options. In the dialogues here, we see that women who are victims of patriarchal violence (trying to survive) in the male-dominated world and the concepts of Mizogyny, or hatred and prejudice against women, emerged in this sense, are underlined.

INVENTING THE ENEMY

One of the great masters of medieval aesthetics and semiotics, Italian scientist and philosopher Umberto Eco‘s book, Inventing The Enemy, is shown as one of the most important thought texts of the 20th century. In this book, the lecture, which was presented at the University of Bologna within the framework of the evenings on the Classics, titled “Building the Enemy” gives place. In this text, Eco; “Having an enemy is important not only for defining our identity, but also for establishing a barrier to measure our own value system and demonstrating our own worth while facing that obstacle.” He makes a philosophical interpretation of evil by saying. In the film, we see that women who are victims come to a decision by measuring and discussing their own value systems in the face of their enemies, and in this way, they set out on a new path.

BEHIND THE SCENES

– Throughout filming, the cast was advised not to put on make-up and shave until wrapping.

– Claire Foy was asked to have glued additional hairs to her eyebrows, because her natural (non-plucked) was considered too modern-looking.

– Although inspired by events that took place in Bolivia, the film never reveals its location. It is kept ambiguous, as the characters speak English with a Standard Canadian English accent throughout the film, however the Southern Cross-primarily visible in the southern hemisphere-is used as a navigation point.

– Although many Mennonite communities are less restrictive than the one depicted in this movie, the actual colony on which this movie is based (the Manitoba Mennonite community in Bolivia) is ultraconservative: unlike some other Mennonite groups, they do not allow electricity, telephones, or automobiles. Like the women in the movie, the women in the real-life Manitoba colony are not allowed to learn to read.

– The choice of the song “Daydream Believer” has a thematic meaning: it references a sleepy woman (“sleepy Jean”) emerging from a reverie; this movie’s subject is woman who have been attacked in their (drugged) sleep and are emerging from a nightmare.

THE DREADFUL FACE OF IGNORANCE

Although the novel focuses on real events that took place in the Mennonite colony between 2005 and 2009, no location is specified in the film version. In addition, the director makes a magnificent comment by not showing the faces of the male members of the colony, which are shown as monsters for women. However, we see a kindhearted man named August, who keeps the minutes of the meetings the women meet in the barn and make plans. This character tells us that not all men are bad, ignorance and unconsciousness can be eliminated through education. And he conveys that the young male members of the colony can become decent citizens by being educated. How powerful the message given here is and how important it is in social life, the audience is repeatedly made to feel throughout the film.

Based on true events, Women Talking is an impressive and touching production that will keep drama lovers stunned for a long time.

EFE TEKSOY

REFERENCES

Umberto Eco, Düşman Yaratmak (Inventing The Enemy), translate. Leyla Tonguç Basmacı, İstanbul: Doğan Kitap press, 2014

Vénus Khoury-Ghata, Mandelştam’ın Son Günleri (The Last Days of Mandelstam), translate. Ayşenaz Cengiz, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları press, 2020

SARAH POLLEY’DEN OSCAR ADAYI BİR BAŞYAPIT “KONUŞAN KADINLAR (WOMEN TALKING)”

 


KADINLARIN SESSİZ FERYADI

Dünya prömiyerini 49. Telluride Film Festivali‘nde gerçekleştiren ‘Konuşan Kadınlar’ 95. Akademi Ödülleri’ne Yılın En İyi Filmi ve En İyi Uyarlama Senaryo olmak üzere 2 dalda Oscar adayı. Kanadalı film yapımcısı Sarah Polley’in yazıp-yönettiği film, Kanadalı yazar Miriam Toews‘un, aynı adlı romanından uyarlandı. Kanada Genel Vadi Ödülleri (Governor General’s Award), Trillium Kitap Ödülü (The Trillium Book Award) ödülleri için finalist olan ve Uluslararası Dublin Edebiyat Ödülü (Dublin Literary Award International) için uzun listeye alınan 2018 tarihli bu roman, Bolivya‘da uzak ve izole bir Mennonit topluluğu olan Manitoba Kolonisi‘nde gerçekleşen korkunç olaylara bir tepki olarak yazıldı ve yazar tarafından “dişi hayal gücünün bir ürünü” olarak yorumlanıyor. Yıldız isimlerden oluşan filmin oyuncu kadrosunda; Rooney Mara, Claire Foy, Jessie Buckley, Frances McDormand, Judith Ivey, Emily Mitchell, Kate Hallett, Liv McNeil, Sheila McCarthy, Michelle McLeod, Kira Guloien, Shayla Brown, Vivien Endicott Douglas, August Winter, Lochlan Ray Miller ve Ben Whishaw yer alıyor.

GEÇMİŞTE SOLMUŞ BİR DÜNYA

Özellikle Ataerkil İktidar, kadına yönelik şiddet ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği gibi konuları merkezine alan yapımda, özgürlük hakları elinden alınan kadınların mağduriyeti ve zulüm karşısındaki yürek parçalayan çaresizliği ekrana getiriliyor. Lübnan asıllı Fransız şair ve yazar Vénus Khoury-Ghata, karanlık bir Sovyet Rusya döneminde geçen Mandelştam’ın Son Günleri, şiirsel bir üslupla kaleme alınmış etkileyici bir romandır. Ghata kitabında Rus şair Osip Mandelştam’ın ; “Ölümlerin en kötüsü, düşüncenin ölümü.” sözünü vurgular ve şiirlerinde özellikle bu ölümden bahsettiğini okuyucuya aktarır. Women Talking filminde de, düşünce ve umut kavramlarının karakterleri hayatta tutanlar olduğunu görüyoruz ve ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu filmi izlerken bir kere daha anlıyoruz. Yönetmen Sarah Polley, , “Geçmişte solmuş bir dünya” hissi yaratmak için doygunluk seviyeleriyle oynadıklarını açıkladı ve filmin neredeyse tamamı siyah beyaz gibi görünse de tam olarak öyle görünmediğini belirtiyor.

ÇARESİZLİĞİN ACI DÜNYASI

Gerçek olaylara dayanan filmde; ücra bir dini koloninin yaşlıları tarafından yıllarca uyuşturucuyla cinsel ve terörize saldırılara uğrayarak hamile, sakat veya ölü bırakılan topluluğun kadınlarına odaklanıyor. Hayaletlere ve iblislere dayandırılan bu saldırıların, kadınların günahları yüzünden Tanrı ya da Şeytan tarafından cezalandırıldığına inandırılarak bu vahşetin acımasızca üstünün örtüldüğünü izleyiciye tüm çıplaklığıyla gösteriyor. Mahkemeler tarafından uzun süreli hapis cezasına çarptırılan suçluların, hapisten çıkmaya başladıkları sırada kadınlar bir eylem planı belirlemek için samanlıkta buluşuyor. İşte bütün olayda burada gerçekleşiyor; kendilerine bir çıkış yolu arayan kadınlar, seslerini yükselterek oylama yapıyor ve seçenekleri tartışıyor. Burada geçen diyaloglarda, erkek egemen dünyada (ayakta kalmaya çalışan) ataerkil şiddet mağduru kadınları ve bu anlamda ortaya çıkan Mizojini yani Kadın Düşmanlığı kavramlarının altının çizildiğini görüyoruz.

DÜŞMANI İNŞA ETMEK

Orta Çağ estetiği ve göstergebilim dalının büyük ustalarından İtalyan bilim insanı ve filozof Umberto Eco’nun, Düşmanı Yaratmak adlı kitabı 20. Yüzyılın en önemli düşünce metinlerinden birisi olarak gösterilir. Bu kitapta, “Düşmanı İnşa Etmek” başlığıyla Klasikleri konu alan akşamlar çerçevesinde Bologna Üniversitesi’nde sunulmuş konferansına yer verir. Bu metinde Eco; “Düşman sahibi olmak sadece kimliğimizi tanımlama açısından değil, aynı zamanda kendi değer sistemimizi ölçebilmek için bir engel edinmek ve o engelle yüzleşirken kendi değerimizi sergilemek açısından da önemlidir.” diyerek kötülüğe dair felsefi bir yorumlamada bulunur. Filmde de mağdur olan kadınların, düşmanları karşısında kendi değer sistemlerini ölçerek ve üzerinde tartışarak bir karara vardıklarını ve bu şekilde yeni bir yola çıktıklarını görmekteyiz.

KAMERA ARKASI

-Çekimler boyunca, oyunculara makyaj bitene kadar makyaj yapmamaları ve tıraş olmamaları tavsiye edildi.

Claire Foy‘dan kaşlarına ek kıllar yapıştırması istendi çünkü doğal (yoldan alınmamış) kaşları fazla modern görünüyordu.

-Bolivya’da meydana gelen olaylardan ilham almasına rağmen film, olayların yerini asla açıklamıyor. Karakterler film boyunca Standart Kanada İngilizcesi aksanıyla İngilizce konuştuğu için belirsiz tutuluyor.

-Pek çok Mennonite topluluğu bu filmde tasvir edilenden daha az kısıtlayıcı olsa da, bu filmin dayandığı gerçek koloni (Bolivya’daki Manitoba Mennonite topluluğu) aşırı muhafazakârdır: diğer bazı Mennonite gruplarının aksine elektriğe, telefonlara veya otomobillerin kullanımına asla izin vermezler. Filmdeki kadınlar gibi, gerçek hayattaki Manitoba kolonisindeki kadınların da okumayı öğrenmelerine izin verilmiyor.

-Filmdeki “Daydream Believer” şarkısının seçiminin tematik bir anlamı vardır: Bir hayalden çıkan uykulu bir kadına “Uykulu Jean” atıfta bulunur; Bu filmin konusu (ilaçlı) uykularında saldırıya uğrayan ve bir kabustan çıkmakta olan kadınlardır.

CEHALETİN KORKUNÇ YÜZÜ

Romanda her ne kadar 2005 ve 2009 seneleri arasındaki Mennonite kolonisinde meydana gelen gerçek olaylara odaklanılsa da, film versiyonunda bir yer belirtilmiyor. Ayrıca yönetmen, kadınlar için canavar olarak gösterilen koloninin erkek üyelerinin yüzlerini izleyiciye göstermeyerek muhteşem bir yorumda bulunuyor. Ancak kadınların ahırda buluşup plan yaptıkları toplantıların tutanaklarını tutan August adlı temiz kalpli bir adam görüyoruz. Bu karakter bizlere, tüm erkeklerin kötü olmadığını cehaletin ve aymazlığın eğitim sayesinde giderilebileceğini anlatıyor. Ve koloninin genç erkek üyelerinin, eğitilerek düzgün birer vatandaş olabileceğini aktarıyor. Burada verilen mesajın, ne kadar güçlü olduğu ve toplumsal hayatta ne kadar büyük önem taşıdığı film süresince izleyiciye defalarca hissettiriliyor.

Gerçek olaylara dayanan Konuşan Kadınlar (Women Talking), dram severlerin uzun süre etkisinden çıkmayacağı etkileyici ve dokunaklı bir yapım.

İyi Seyirler Dilerim

EFE TEKSOY

KAYNAKÇA

Umberto Eco, Düşman Yaratmak, çev. Leyla Tonguç Basmacı, İstanbul: Doğan Kitap, 2014

Vénus Khoury-Ghata, Mandelştam’ın Son Günleri, çev. Ayşenaz Cengiz, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2020

“LIVING”, AFTER THE LOST TIME

 

“LIVING”, AFTER THE LOST TIME

Cinema Writer/Film Critic Efe TEKSOY; wrote the drama film “LIVING” for America’s Los Angeles-based Internet Newspaper @alaturkanews.

PSYCHOLOGICAL-DRAM

Making its world premiere at the Sundance Film Festival, Living was nominated for two Oscars at the 95th Academy AwardsBest Performance by an Actor in a Leading, Best Adapted Screenplay. Written by the Nobel Prize-winning Japanese-British novelist Kazuo Ishiguro, the film is directed by BAFTA-nominated South African filmmaker Oliver Hermanus. Adapted from the 1952 Japanese film Ikiru, directed by the legendary filmmaker Akira Kurosawa, one of the most important and influential directors in the history of cinema, Living is inspired by Lev Tolstoy‘s 1886 classic novel, The Death of Ivan Ilyich. Set in 1953 London, the film tells the story of a bureaucrat in the county Public Works department, who is facing a terminal illness, as he lives the last days of his life and rediscovers life. Stars; Bill Nighy, Aimee Lou Wood, Alex Sharp, Adrian Rawlins, Hubert Burton, Oliver Chris, Michael Cochrane, Anant Varman, Zoe Boyle and Lia Williams.

SEARCH OF MEANING

Known as the “Emperor of Japanese Cinema”Akira Kurosawa‘s 1952 film Ikiru is one of the films that best reflect the director’s existential philosophy, and its subtext is adorned with symbolic meanings. We see that this new modernized British adaptation remains true to this and is adorned with symbolic meanings. Williams character, who has not had any bad habits throughout his life, plunges into the world of entertainment in the remaining days of his life, believing that he will find meaning in human pleasures and satisfactions, and goes on a quest. On this journey, the person he chooses as his guide takes Williams on a tour through the land of sinners, just like the guide Virgil in the Italian poet Dante‘s Divine Comedy. On the other hand, the character of William; When he learns that he has an illness, he takes action with the principle of “not giving up the work he started”, as in the philosophy of Zen Buddhism. Thus, we see Mr. Williams bringing people together by fostering solidarity for the smooth running of public works. This leads us to the “binding process”, which is one of the main concerns of Émile Durkheim‘s sociology. In addition, in this modern production, which is an English adaptation, we see that special attention is drawn to the concepts of “punctuality” and “courtesy”, which are characteristic of the British.

BEHIND THE SCENES

-Vintage 1950s color newsreel footage was digitally cleaned up for this film to add authenticity to establishing shots of London.

-The production designers went to a great deal of trouble to make this film look like it was made in the era it was set, including avoiding quick edits, softening the color palette, and using a relevant font for the film credits.

-To help him get into character, Bill Nighy purposefully made his voice thinner, as if Mr. Williams had trouble getting his voice out of his body, such was the extent of his own repression.

-This was the first film Bill Nighy made after a year off due to Covid-19 lockdowns.

EXISTENTIAL STRUGGLE

Living in the psychological-drama genre; It was screened and awarded at numerous important film festivals such as Los Angeles Film Critics Association, London Film Critics Association, Venice, Toronto, and San SebastianBill Nighy, the master British actor in the lead role, with his magnificent performance in the movie; was Nominated for Golden Globe, BAFTA and Oscar awards. Do not miss this movie, which is one of the important productions of the awards season.

EFE TEKSOY

YİTİK ZAMANIN ARDINDAN “YAŞAMAK (LIVING)”


PSİKOLOJİK-DRAM

Dünya prömiyerini Sundance Film Festivali‘nde gerçekleştiren Living95. Akademi Ödülleri’ne En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Uyarlama Senaryo olmak üzere 2 dalda Oscar adayı oldu. Senaryosunu Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Japon asıllı İngiliz romancı Kazuo Ishiguro’nun yazdığı film, BAFTA adaylığı bulunan Güney Afrikalı film yapımcısı Oliver Hermanus tarafından yönetildi. Sinema tarihinin en önemli ve etkili yönetmenlerinden birisi olan efsane Akira Kurosawa’nın yönettiği 1952 Japon filmi Ikiru‘dan uyarlanan ‘’Yaşamak’’Lev Tolstoy’un 1886 tarihli klasik romanı ‘’İvan İlyiç’in Ölümü’’nden esinlenildi. 1953 Londra’sında geçen film, ilçe Bayındırlık İşleri departmanında ölümcül bir hastalıkla karşı karşıya olan bir bürokratın, ömrünün son günlerini yaşarken hayatı yeniden keşfetmesini anlatıyor. Oyuncu kadrosunda; Bill Nighy, Aimee Lou Wood, Alex Sharp, Adrian Rawlins, Hubert Burton, Oliver Chris, Michael Cochrane, Anant Varman, Zoe Boyle ve Lia Williams yer alıyor.

ANLAM ARAYIŞI

“Japon Sinemasının İmparatoru” olarak anılan Kurosawa’nın 1952 yapımı filmi Ikiru, yönetmenin varoluşçu felsefesini en iyi yansıtan filmlerinden birisidir ve alt metni de sembolik anlamlarla süslüdür. Bu yeni modernize İngiliz uyarlamasının da, buna sadık kaldığını ve sembolik anlamlarla bezeli olduğunu görüyoruz. Ayrıca hayatı boyunca hiç kötü alışkanlık edinmemiş olan Williams karakteri, ömrünün kalan günlerinde eğlence dünyasına atılarak beşeri zevk ve hazlarda anlam bulacağına inanarak bir arayışa girer. Çıktığı bu yolculukta, kendisine rehberlik etmesini istediği kişi adeta İtalyan ozan Dante’nin İlahi Komedya eserindeki rehber Vergilius gibi, kendisini adeta günahkârlar diyarında bir gezintiye çıkarır. Öte yandan William karakteri; hastalığa yakalandığını öğrendiğinde Zen Budizmi felsefesinde olduğu gibi, “başladığı işi yarım bırakmama” ilkesiyle harekete geçer. Böylece Bay Williams’ın, bayındırlık işlerinde çalışmaların düzgün yürütülmesi için dayanışmayı besleyerek insanları bir araya getirdiğini görürüz. Bu da bizleri, Émile Durkheim sosyolojisinin temel ilgilerinden birisi olan “bir araya bağlama süreci”ne yöneltiyor. Ayrıca İngiliz uyarlaması olan bu modern yapımda, İngilizlere has özellik olan “dakiklik” ve “nezaket” kavramlarına özellikle dikkat çekildiğini görüyoruz.

KAMERA ARKASI

1950‘lerin eski renkli haber filmi görüntüleri, Londra çekimlerine özgünlük katmak için bu film için dijital olarak temizlendi.

-Yapım tasarımcıları, hızlı düzenlemelerden kaçınmak, renk paletini yumuşatmak ve film jeneriği için uygun bir yazı tipi kullanmak da dahil olmak üzere, bu filmin geçtiği dönemde yapılmış gibi görünmesini sağlamak için büyük zahmete girdi.

-Oyuncu Bill Nighy, karakterine bürünmesine yardımcı olmak için kasıtlı olarak sesini inceltti.

-Bu film, başrol oyuncusu Bill Nighy’nin Covid-19 nedeniyle bir yıl aradan sonra yaptığı ilk filmdir.

VAROLUŞÇU MÜCADELE

Psikolojik-dram türündeki LivingLos Angeles Sinema Eleştirmenleri DerneğiLondra Sinema Eleştirmenleri BirliğiVenedikTorontoSan Sebastian gibi sayısız önemli film festivalinde gösterilip ödüller aldı. Başrolündeki usta İngiliz aktör Bill Nighy, filmdeki muhteşem performansıyla; Altın KüreBAFTA ve Oscar ödüllerine aday gösterildi. Ödül sezonunun önemli yapımlarından birisi olan bu filmi kesinlikle kaçırmayın.

İyi Seyirler Dilerim

EFE TEKSOY