14 Mart 2020 Cumartesi

BİR CADININ AŞK HİKAYESİ: LUNA NERA (KARA AY) (1. SEZON İNCELEMESİ)







Netflix şirketi her ülkenin kendi geçmişinde ve tarihinde saklı gizli kalmış öyküleri günümüze uyarlama alanında çok başarılı.  Francesca Manieri, Laura Paolucci'nin Tiziana Triana'nın kitap serisinden uyarladığı Luna Nera, Netflix İtalya'nın fantastik ve gizem türündeki dizisi 17. Yüzyılda İtalya'nın cadı avlarının hüküm sürdüğü bir dönemde geçiyor. Tılsım, büyü, iksir ve sihir gibi şeyleri yapabilen varlıklara olan inanç Antikçağ'ın başından beri vardır. İ.Ö. 2000 yılı başlarındaki Hammurabi Kanunları'ndan, Mısır Kültürüne, Asurbanipal Dönemi'ne varıncaya değin cadı ve büyücülerin taşlanmasından söz eden Kutsal Kitap'ta isimleri anılır. Cadılar için yapılan duruşmaların yaygınlaştığı dönem Yakın Çağ’dır. Duruşma sonrası; işkence etme, idam cezasına çarptırma ve diri diri yakma gibi cezalarda 16. ve 18. yüzyıl arasında adeta bir patlama yaşandığı görülür. Bu tarihsel öneme konusu 17. yüzyılda geçen Luna Nera dizisinde de uyulduğunu görüyoruz. Netflix İtalyan izleyicilere; okültizm, ezoterizm, mistisizm, büyü ve tılsım gibi gizemlere rastlayacağınız türde bir yapım sunuyor. Luna Nera; cadıları ve onları ortadan kaldırmak isteyen cadı avcılarını konu alsa da, alt metninde aslında erkek egemenliğindeki bir toplumda yaşam mücadelesi veren kadınların hikayesini anlatıyor. 





LUNA NERA KONU

Genç bir kız olan Ade (Nina Fotaras), üyeleri cadılardan oluşan bir konseyin üyesi olduğunu öğrenir. Erkek arkadaşı Pietro (Giorgio Belli)'ya delicesine aşık olmasına rağmen Pietro'nun babası cadıları avlayan bir grubun başıdır ve bu durum Ade ve Pietro'nun ilişkilerini zora sokar. Oyuncuları arasında; Nina Fotaras, Giorgio Belli, Gloria Carovana, Giandomenico Cupaiuolo, Roberto De Francesco, Camille Dugay Comencini, Giada Gagliardi ve Martina Limonta yer alıyor.






ANATOMİ DERSİ

Dizinin başında Pietro karakteri, katıldığı derste kara büyüden öldüğü söylenen bir cesedi inceler ve aslında frengi'den yaşamını yitirdiğini tespit eder. 17. yüzyılda geçen dizide bu sahne yine aynı dönemde yani Hollanda'nın Altın Çağ döneminde yaşamını sürdürmüş olan Gölgelerin ya da Işığın Ressamı olarak anılan Rembrandt  Harmenszoon van Rijn'a göndermede bulunuyor. Sahne adeta Rembrandt'ın fırçasından çıkmışçasına bir görsel sunuyor. Luna Nera'nın karanlığın ve ışığın hakim olduğu sahnede; Rembrandt'ın 1632 yılında Amsterdam Cerrahlar Loncası'nın isteği üzerine yaptığı başyapıtlarından 'Dr. Nicolaes Tulp'un Anatomi Dersi'nin büyük bir ilham kaynağı olduğu aşikar. 14. yüzyılda Mondino de' Luzzi ile başlayan Anatomi Deneyleri ancak Rönesans'la birlikte anfilerde teşrih edilmeye başlanmıştır. Bunu da konusu 17. yüzyılda geçen dizinin başındaki sahnesinde görüyoruz. Öğrencilerin gizli bir iş yapmadığını yansıtan rahat tavırları ve kadavraya alışık olmaları, artık o dönemlerde amfilerde gerçekleşen deneylerin artmış olduğunu gösteriyor.




CADILIK VE BÜYÜCÜLÜK SUÇLAMALARI

Netflix'in Luna Nera dizisi, yüzyıllar boyu süregelen din ve bilim yüzyıllardan beri süregelen çatışmasını ana ekseninde topluyor ve bu savaşı karakterler üzerinden işleyerek inceliyor. Bu anlamda Pietro karakteri bilim kolunu temsil eder ve her şeyde bir mantık olduğu sonucundan hareket eder. Ancak öteki tarafta cadıların varlığı ve gerçekleşen mucizevi büyüler/sihirler halk arasında tartışmalara neden oluyor. Ada ise cadıların oluşturduğu bir grubun üyesidir ve burada mistisizmi ve ezoterizmi temsil eder. Hikaye süresince her iki zıt kutubun çatışmasına tanık oluyoruz. 1950'de 'Nobel Edebiyat Ödülü' alan İngiliz filozof ve mantıkçı Bertrand Russel, 'Din ile Bilim' adlı kitabında son 400 yılda tanrıbilimciler ve bilimadamları arasında süregelen din ve bilim arasındaki tartışmaları ve çatışmalarını inceler ve sorgular. Russel kitabında; tarihte büyü/sihir gibi paranormal veya mistik uygulamaların, Hristiyan Avrupa'sına Pagan dinler aracılığıyla (pagan tanrılarına yapılan törenlerden) geçmiş olduğu savunulmakta olduğundan bahseder. Başlangıçta mistik cadılık ve büyücülük uygulamaları kadınlara özgü bir suç değildir. Bu suçlamaların kadınlara maledilmesi tarihte 15. yüzyıla denk gelir ve ağır cezalara çarptırılmaları 17. yüzyılın sonuna değin süregeldiğini belirtir. Bertrand Rusell'ın belirttiği cadı suçlamalarına ve insanları ikiye ayıran din ve bilim arasındaki yüzyıllardan boyu süregelen karşıtlığa Luna Nera dizisinde hem karakterler hem de ana hikaye üzerinden tanık oluyoruz.





MASKELERİN GİZEMİ

Cadı avcıları kendilerine ait kurdukları grupta maskeler ve kürkler kullanarak vahşi/hayvansı bir görünüme bürünürler. Burada insanların korkularını karşı karşıya getirdiğini görüyoruz. Cadı avcıları insanlık tarihi boyunca korkulan vahşi hayvanların biçimine girer ve bir diğer korkuları cadı/büyücülere karşı savaş açarlar. İtalyan filozof Giorgio Agamben'in 'Açıklık: İnsan ve Hayvan' eserinde İbrani Kutsal Kitabı'nda 13. yüzyıl Hezekiel'in kehanet resimlerini yorumlar. Burada insanlığın temsilcilerini hayvan başlarıyla resmedilme nedenini "Akronların hayvan biçimli temsilleri doğrudan doğruya hayvani makrokosmos ile insani mikrokosmos arasındaki gizemli akrabalığa göndermede bulunur." diyerek yorumlar. Agamben'in bu yorumunda, Luna Nera dizisinde cadı avcılarının hayvan kılığına bürünmelerinin sebebi anlaşılıyor.





Netflix'in İtalya yapımı dizisi Luna Nera, fantastik ve romantik yapımları sevenlerin beğeneceği türde bir yapım. Özellikle son bölümde İtalya'nın bilinen en eski şenliklerinden birisi olan 'Mum Festivali'ni de işleyen dizi tarihsel anlamda ilginç bilgiler içeriyor. Kem gözlerden, nazarlar, salgınlar ve cadılar gibi şeylerden korunmak için gerçekleştirilen eski bir ritüel olan bu festival sahnesi görmeye değer. Luna Nera Netflix'in en iyi yapımlarından biri değil ancak bütçesine göre güzel bir yapım. Farklı kültürlere ait hikayeleri beğeniyorsanız Luna Nera'ya da bir şans verin.
İyi Seyirler Dilerim

EFE TEKSOY






29 Şubat 2020 Cumartesi

SAPLANTININ GÖRÜNMEZ HALİ: INVISIBLE MAN



İngiliz klasik bilim kurgu yazarı Herbert George Wells'in 1897 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan eser, beyazperdede yerini aldı. Bilim kurgu romanından uyarlanmasına rağmen (romandan farklı olarak); OKB (obsesis kompulsif kişilik bozukluğu) yani takıntı hastalığına sahip bir bilim adamı Adrian Griffin'in, Cecilia Kass adlı kadına olan delicesine saplantısını konu alıyor. Öyle ki; bu durum Cecilia'nın hayatını yaşanmaz hale sürüklüyor. Evden dışarı adımını atacak cesareti dahi bulamayacak hale geliyor. Romanda hikaye görünmez adam Adrian Griffin üzerinden ilerlerken filmde kadın karakteri merkezine alan bir öykü anlatılıyor. 'The Handmaid's Tale' dizisinde canlandırdığı Offred/June Osborne karakteriyle gönlümüzde taht kuran Elisabeth Moss, sergilediği muhteşem performansıyla adeta filmi tek başına alıp götürüyor.




GÖRÜNMEZ ADAM KONUSU

Adrian Griffin çok zengin ve akıllı bir bilim adamı olmasının yanı sıra şiddet ve kontrol manyağıdır. Cecilia Kass'i aşırı denetim altına alarak evde hapis hayatı yaşatmaktadır. Cecilia bir gece plan yapar ve fırsatını bulup kaçar ve Adrian'dan saklanır. Bir gün Cecilia, Adrian'ın ölüm haberini alır ve büyük bir servete konduğunu öğrenir. Ancak kimsenin göremediği biri tarafından takip edildiğini umutsuzca açıklamaya çalışır. Etrafındakilerin inanılmaz tesadüfler sonucunda ölümleri ve bu olayları kanıtlayamaması aklını yitirecek duruma getirir.
Yönetmenliği ve senaristliği Leigh Whannell'e ait olan filmde; (Altın Küre Ödülü ve Emmy Ödülü sahibi) Elisabeth Moss, Oliver Jackson-Cohen, Harriet Dyer, Aldis Hodge ve Storm Reid  yer alıyor.






DARK UNIVERSE

Universal Pictures
klasik canavar filmlerini yeni nesiller için tekrardan beyazperdeye uyarlama kararı aldı. “Dark Universe” adını verdiği bu yeni girişimin ilk filmi Tom Cruise'un başrolünde yer aldığı 2017 yapımı 'The Mummy'di. Filmi yazıp yöneten Leigh Whannell, stüdyoya Görünmez Adam karakteri için dehşet unsurlarının hakim olduğu yeni bir fikirle geldiğinde yapım şirketi bu görüşten çok memnun olmuş ve hemen uyarlamaya karar vermiş.





BABİL KİTAPLIĞI

Büyülü gerçekçilik akımının en büyük isimlerinden Arjantinli yazar Jorge Luis Borges, İtalyan sanat yayıncısı Franco Maria Ricci'yle çalışarak kendi tercihlerine göre dünya edebiyatından seçtiği kitaplar 'Gerçeküstü Edebiyat'ın en önemli serisi olarak kabul edilir. Borges, bu seriye Herbert George Wells'in 'Duvardaki Kapı' adlı öykü kitabını da ekler. Wells'in kitabı için yazdığı önsözde Görünmez Adam eserine de değinir; "Wells, fantastik bir öykünün tek bir fantastik olayı içermesi gerektiği düşüncesindeydi... Wells, Görünmez Adam'da yalnız, görünmez bir adamı anlatır." der. Leigh Whannell'in yazıp/yönettiği filmde ise Borges'in bu görüşüne kısmen uyduğunu görüyoruz. Çünkü Whannell, filmde görünmez adamın gücüne olası geleceğin sunduğu nimetlerden faydalandırarak ulaştırıyor. Romanda bulunan Griffin karakterinin görünmezlik süreci filmde bulunmuyor. Film izleyiciye kadın karakteri merkezine alan bir anlatım sunuyor. Leigh Whannell'in 'Görünmez Adam' karakterini izleyicilere yenilikçi bir yaklaşımla sunması, defalarca beyazperdeye aktarılan hikayenin klişe görüşten kurtulmasına neden oluyor. 1910'da 'Madrid Merkez Üniversitesi'nde Metafizik Profesörü olan İspanyol filozof José Ortega Y Gasset, gazete/dergi ve kitaplarındaki yazılarıyla İspanya'da kültür, sanat ve edebiyatı canlandırma ve popülerleştirme hareketinde önemli bir rol oynadı. 1925 yılında döneminin edebiyatı ve sanatı üzerine düşüncelerini ortaya koyduğu denemelerinde; kitap ekonomisinin gerilemesi gözleminden yola çıkarak roman türünün krize girme nedenini sorgular. Netice olarak; yeni türde hikayeler üretmenin olanaksızlaşması ve öykülerin tekrara düşmesinin de bezginliğe yol açtığı sonucuna ulaşır. Gasset'in bu görüşü aslında tekrara düşmek istemeyen Görünmez Adam'ın yönetmeni Leigh Whannell'in yaptığı işin mantığını doğruluyor.




Romanına aşina olanların biraz hayal kırıklığı yaşayacak olmasına rağmen diğer yandan korku ve gerilim seven izleyicilerin hayran kalacakları türde bir yapım. Film süresince kalp atışlarınıza hakim olamayacağınız ve her an "Şimdi ne olacak?" hissiyatı yaşamak istiyorsanız 'Görünmez Adam' sizin için biçilmiş bir kaftan.


İyi Seyirler Dilerim

EFE TEKSOY

13 Şubat 2020 Perşembe

KİRPİ SONIC İLE ÜTOPYALAR DİYARINA YOLCULUK





Japonya merkezli dev oyun şirketi 'Sega'nın dünya çapında satış rekorları kıran video oyunundan uyarlanan 'Kirpi Sonic (Sonic The Hedgehog)' filmi vizyondaki yerini aldı. Filmde usta komedyen/oyuncu Jim Carrey 'Dr Robotnik' adlı kötü karakteri canlandırıyor. Jim Carrey, kariyerinde ilk defa bir video oyunundan uyarlanan filmde yer alıyor. Bunun sebebi ise kızı Jane Erin Carrey'nin ısrarı, çünkü kızı küçüklüğünde 'Sonic The Hedgehog' oyunlarının büyük bir hayranıydı. 85 milyon dolar bütçeyle çekilen, canlı aksiyon/ live action türündeki Kirpi Sonic; komedi, macera ve aksiyonun birlikte harmanlandığı bir aile filmi.





KİRPİ SONIC KONUSU

Farklı boyuttaki ütopik gezegenden gelen mavi kirpi Sonic, dünyadaki yeni evini benimsemeye çalışmaktadır. Dost canlısı olmasına rağmen dünyadaki insanlardan korkar ve saklanarak yaşamını sürdürür. Ancak bu çok uzun sürmez. Çünkü koştuğunda sınırsız bir hıza ulaşması gibi üstün yeteneklere sahip olması onun fark edilmesine sebep olur. Bu üstün gücü öğrenen şeytani Dr. Robotnik, Sonic'i ele geçirme çalışmalarına başlar. Ancak Sonic, tanıştığı arkadaşı Tom'u da yanına alarak Dr. Robotnik'in kötü planlarına karşı dünyayı savunacaktır.

Yönetmenliğini Jeff Fowler'ın yaptığı filmin oyuncuları arasında; Jim Carrey, James Marsden, Tika Sumpter, Lee Majdoub ve Ben Schwartz (Sonic'i seslendiren) yer alıyor.





ÜTOPYA ADACIKLARI VE COCAGNE DİYARI

Kirpi Sonic'in doğup büyüdüğü gezegen ütopik bir adaya ev sahipliği yapıyor. Burada adeta bir hayaller ülkesinde yaşamaktadır. Sonic doğduğu adanın içerisinde aradığınız her şeyin mevcut olduğundan bahsediyor; nefis kumsallar, görkemli şelaleler gibi. Ayrıca okul olmadığını sadece eğlencenin var olduğu gibi adanın ütopik özelliklerinden bahseder. Burada her ne kadar ütopik bir ada betimlense de okul yerine saf eğlencenin konulması başka bir çağrışım yapıyor. Fransız filozof Paul Lafargue, ironik bir dille kaleme aldığı eseri 'Tembellik Hakkı'nda 'Cocagne Diyarı'ndan bahseder. Cocagne Diyarı; Avrupa kültüründe, doğanın çok bonkör olduğu, yaşayan insanların kötülük, açlık ve savaş gibi şeyleri bilmediği düşsel bir yeryüzü cennetidir. Tıpkı Sonic'in çocukluğunu geçirdiği ada gibi.






Mavi kirpi Sonic'in yaşadığı ada ütopik bir yeryüzü cenneti olsa da her ütopyanın distopyaya dönüşeceği gibi orada da vahşi hayvanların Sonic için bir tehdit oluşturduğunu görüyoruz. Sonic istemese de dünyaya gelmek zorunda kalıyor. Roma'nın gelmiş geçmiş en büyük devlet adamlarından birisi olarak anılan Marcus Tullius Cicero, siyaset kuramının en önemli ve etkili metinlerinden olan 'Devlet Üzerine (De Re Publica)'de; sitelerinde gerçekleşmiş olan en büyük ve en bilge insanların yaptığı tartışmayı aktarır. Bu tartışmada Scipio karakterinin diyalogunda önemli bir cümlesi vardır; "İnsan kendi başına kalamayan bir türdür, aksine her şeye çokça sahip olsa da." der. Filmde insan suretine benzetilen ve aynı insan gibi konuşan, hal ve tavırlar sergileyen Sonic karakterinde de bu tespitin geçerli olduğunu görüyoruz. Çünkü Sonic dünyada insanlarla tanıştıktan sonra yalnızlık çekeceği mantar diyarına gitme kararından vaz geçer.



ÜTOPYA DENEN ARZU

Sonic'in, vahşi hayvanların tehdit oluşturması sonucu dünyaya gelmek zorunda kalmasının alt metninde şöyle bir mesaj yatıyor: "Her ütopya sonunda bir distopya'ya dönüşme eğilimindedir." Örnek verecek olursak; Duke University’de Karşılaştırmalı Edebiyat Profesörü ve Duke Center for Critical Theory adlı kuruma bağlı Edebiyat Yüksek Lisans programının başkanı olan Fredric Jameson, Marksizm, yazın-kuramı, post-yapısalcılık ve ayrıca postmodernizm üzerine çok sayıda çalışması bulunan bir akademisyendir. Fredric Jameson'ın ütopya alanındaki en önemli eseri ise 'Ütopya Denen Arzu' adlı kitabıdır. Bu kitapta "Ütopyalara olumlu beklentilerle, sanki onlarda mutlu dünyalar, tatmin ve işbirliği uzamları, türsel olarak ütopyadan ziyade idile ya da pastorale denk düşen temsiller varmış gibi yaklaşmak hata olur." der. Tıpkı filmin başında Sonic'in yaşadığı cennet vari ada'da gördüğümüz gibi. Mutlu bir görünümde olan ada tehdit unsurları barındırmaktadır. Filmde de Jameson'ın bahsettiği, "Ütopyalara olumlu beklentilerle yaklaşmak hata olur." gizli mesajı yatıyor.





SONSUZ YARIŞ VE ZENON PARADOKSU

Mavi kirpi Sonic, bir sahnede yolda gördüğü kaplumbağayı arabalar tarafından ezileceği sırada kurtarır. Ardından eline alarak koşmaya başlar ve kaplumbağanın hiç bir zaman ulaşamayacağı düzeyde bir süratte yolculuk ettirir. Burada aslında 2500 yıllık bir geçmişe sahip olan, felsefe tarihinde ürettiği paradokslarıyla ünlü (Parmenides'in Tilmizi) Antik Yunan filozofu Elealı Zenon’a gönderme yapılıyor. Zenon'un gönderme yapılan paradoksu ise; 'Akhilleus ve Kaplumbağa Yarışı'dır. Bu hikayede (kısaca); kaplumbağa ile yarışa giren Akhilleus, ondan daha hızlı koşacağını düşündüğü için yarışta kaplumbağaya avans verir. Ancak Akhilleus, kaplumbağanın aldığı yolu tamamlamak için her zaman bu yolun önce yarısını koşmak zorunda olduğundan ve her seferinde kaplumbağa daha da ileri gitmiş olacağından bu yarışın sonsuza kadar devam edeceği ve asla yetişemeyeceği tartışması yapılır. Bu tartışma öyle uzun yıllar boyunca güncelliğini korur ve büyür ki; Aristoteles'ten, Henri Bergson'a, John Stuart Mill'e kadar onlarca filozof aksini ispat etmek ve çürütmek için kafa yorar. Filmde ise bu paradoksa mizahi bir dille gönderme yapılıyor ve Sonic'in mi yoksa kaplumbağanın mı asıl yarış konusunda usta olduğu sorusunun altı çiziliyor.



ALTIN HALKALARIN GİZEMİ


Süratte sınır tanımayan mavi kirpi Sonic, ütopik adasından dünya'ya yolculuk ederken altın halkaları kullanır. Sonic'i yetiştiren 'Uzun Pençe' karakterinin verdiği bu altın halkalar, evrenler arasında bağ sağlayan bir çeşit anahtar niteliğinde. Sonic, elindeki altın halkayı fırlatıp hayal ettiği yeri söylediğinde karşısında o yere açılan bir geçit açılır. Alman filozof ve matemarikçi Gottfried Wilhelm Leibniz, Batı düşüncesinin temel taşlarından birisi olarak anılır. Leibniz, Descartes’ın cevher kavramından hareketle geliştirdiği monad teorisini içeren kitabı 'Monadoloji'de; "Monadlar, doğanın asıl atomları, tek kelimeyle şeylerin öğeleridir." der. Sonic'in kullandığı altın halkalar da, nasıl ki monadlar doğanın asıl atomları olarak büyük bir öneme sahipse altın halkalar da o şekilde filmdeki en önemli element ya da nesne olma özelliğine sahip. Aynı zamanda farklı anlamlar yüklenebilecek bir çeşit metafor olarakta yorumlanabilir. Filmde Sonic, tehlikeli durumlar için bir kaçış planı hazırlar. Şöyle ki; eğer Dünya'da bulunacak olursa altın halkaları kullanarak mantar dünyası adlı diyara geçecek ve orada yaşamını devam ettirecektir. Ancak mantar diyarına gitmeye hiç hevesli değildir çünkü orada dev mantarlar dışında hiçbir şey yoktur. Yani altın halkalar iyi yerlere geçiş sağlayabildiği gibi kötü mekanlarada geçiş sağlayabiliyor. Yunan felsefesinin en büyük isimlerinden Aristoteles'in felsefesi klasik antikçağın en büyük yaratılarındandır. Retorik adlı kitabının 3. cildinde, tüm metaforların birbiriyle benzeşmeyen şeyler arasında bir bağ kurma özelliğinden ortaya çıktığını belirtir. Tıpkı metafor olarak yorumlanabilecek altın halkaların birbirine benzemeyen yerler arasında bir bağ kurması gibi.  





NİHAİ SON GELDİĞİNDE


Kirpi Sonic, hikayenin başında Dünya gezegeninde tehlike yaşarsa hiç beğenmediği mantar diyarına gitmek zorunda olduğu düşüncesine sahiptir. Ancak sonrasında kötü karakter Dr. Robotnik'in oraya gittiğini ve Sonic'in Dünya'da kaldığını görüyoruz. Burada bir çeşit insanın Dünya'yı hayvana bıraktığı düşüncesi yatıyor. İtalyan filozof Giorgio Agamben, 'Açıklık: İnsan ve Hayvan' adlı kitabında; Fransız filozof Georges Bataille ile Rus doğumlu Fransız filozof Alexandre Kojève'ın karşıt tezleri üzerinden yorumlayarak insanın ve doğanın gelecekte bürünecekleri görünüş meselelerine değinir. Kojeve; 1938-1939 arasında verdiği bir derste, İnsan ırkının tarihin sonunda yok olacağını ve geriye ardında bırakılan her şeyin sanat, oyun, aşk vs. kalacağını söyler. Agamben ise bu duruma kitabında şöyle bir ek açıklık getirir; "Bataille ile Kojeve arasındak karşıtlık tam da tarihin sonunda yeniden hayvana dönüşecek olan insanın ölümünden sonra hayatta kalan 'artakalanın' neliğiyle ilgilidir... sırf hayvan yaşantısına teslim edilmek üzere insanüstü, olumsuz ve kutsal olmayı bırakması düşüncesidir. " der. Filmde de Dünya'da hayvanın (Kirpi Sonic'in) kaldığını insanın (Dr. Robotnik'in) Dünya'yı hayvana bırakarak başka bir evrene geçtiğini görüyoruz. Tıpkı Agamben'in (kitabında filozoflar aracılığıyla irdelediği)  insanlığın nihai sonu yaklaştığında yaşadığı gezegen Dünya'yı sanat ve hayvanlar gibi geriye kalan şeylere bırakacağını söylediği gibi.


MAVİ KİRPİNİN AİLESİ

Dünyaya gelen Sonic, Tom ve Maddie Wachowski ailesini uzaktan izler. Wachowski'leri öylesine benimser ki, aileyle derin ve duygusal anlamda bir bağ kurar. 'Nobel Edebiyat Ödülü' sahibi Britanyalı filozof ve matematikçi Bertrand Russell, kitabı 'Mutlu Olma Sanatı'nda; "İnsanın yapısı bugünün koşulları dışında incelenince açıkça görülür ki, annelik ve babalık duygusu psikolojik olarak mutlulukların en büyüğünü ve süreklisini verebilir." der. Filmin sonlarında Sonic'in, Wachowski'lerin evinde bir oda edindiğini ve bu şekilde ailenin bir ferdi olarak Russell'ın kitaptaki tespitindeki gibi mutluluğun en büyüğüne ulaştığını görüyoruz.



KAMERA ARKASI

- Filmin yapımcısı Tim Miller'a göre, filmde Sonic karakterinin vücudunun kürkle kaplanması, karakteri geçek dünyaya uyarlamanın en önemli parçasıydı.

- Yapımcı Tim Miller, Sonic'in film boyunca hızının ve gücünün arttığını çünkü bir nevi evrim geçirdiğini söylüyor.

- Filmin bütçesi 85 milyon dolar.





Kirpi Sonic; aksiyon, macera ve özellikle oyununa aşina olanların heyecanla izleyeceği bir yapım. 'Altın Küre Ödülü' sahibi efsane komedyen Jim Carrey'nin ustalığını konuşturduğu Dr. Robotnik karakteri kesinlikle görülmeye değer. Farklı bir maceranın içerisinde yer almak ve muhteşem bir 'live action' türünde film izlemek istiyorsanız Kirpi Sonic'i kesinlikle kaçırmayın. Film bittiğinde koltuğunuzdan kalkmakta acele etmeyin çünkü sizi şaşırtacak bir sürpriz son bekliyor.

İyi Seyirler Dilerim

EFE TEKSOY


11 Şubat 2020 Salı

FEMİNİZİMİN YIRTICI KUŞLAR'I VE HARLEY QUINN





Merakla beklenen 'Birds of Prey: And the Fantabulous Emancipation of One Harley Quinn' filmi vizyona girdi. 2016 yılında 'Suicide Squad' filmiyle ilk defa karşımıza çıkan Harley Quinn, bu defa bir origin üçlemenin ilk filmiyle karşımızda. Yönetmen Cathy Yan, Birds of Prey'i yöneterek bir süper kahraman filmi yöneten ilk Asyalı kadın oldu. Ayrıca 'Wonder Woman (2007)'ın yönetmeni Patty Jenkins'ten sonra DC filmi yöneten ikinci kadın. Görselin ön planda tutulduğu film, hikaye anlamında zayıf kalıyor. Ancak yine de süper kahraman filmleri hayranlarını aksiyon yüklü ve renkli bir yapımın beklediği söylenebilir.





YIRTICI KUŞLAR KONUSU

Harley Quinn, sevgilisi Joker'in terk etmesiyle arkasında bulunan gücü kaybeder ve intikam peşinde koşanlar için bir tür hedef tahtası haline gelir. Harley kendisini bu çıkmazdan kurtarmak için Gotham Şehri'nin yeraltı suç dünyasında 'Black Mask' olarak anılan Roman Sionis'e ait bir elmasın peşine düşer. Elması çalan Cassandra Cain adlı kıza ulaştığında kızın iyi birisi olduğunu öğrenir. Bu durum Harley'i fikrinden vaz geçirtir ve yanına; Huntress, Black Canary ve Renee Montoya'yı da alarak Black Mask'a karşı mücadeleye girişir.
Oyuncuları arasında; Margot Robbie, Mary Elizabeth Winstead, Jurnee Smollett-Bell, Rosie Perez ve Ewan McGregor yer alıyor.






FENİMİNİST RUHUN KADINLARI

Suicide Squad'taki Harley Quinn karakteri erkekler için bir tür arzu nesnesiydi. Bu durumdan ve giydiği kıyafetlerden başroldeki Margot Robbie özellikle rahatsızdı. O yüzden Harley Quinn karakteri Birds of Prey'de yeni bir görünüme kavuştu. Bu nedenle feminist bir anlatımın ağırlık taşıdığı filmde ana karakterlerin hiçbirisi etek giymiyor. Mizahla bezeli filmin temelinde aslında erkek egemen dünyaya karşı bir eleştiri var. 'Dinah Lance/Black Canary' karakterinin barda seslendirdiği James Brown şarkısı "It's a Man's Man's Man's World"te sözlere dökülüyor; "Bu bir erkeğin dünyasıdır, ancak bu dünya hiçbir şeydir bir kadın yada kız olmadan hiçbir şeydir." Harley Quinn karakteri sevgilisi Joker'den ayrıldığında arkasında olan gücü kaybeder ve Joker'in yokluğunda peşinde olan tüm kötüler intikam almak için ona saldırır. Ancak beklenenin aksine hepsiyle baş eder. Bir başka ayrıntı Roman Sionis adlı kötü karakterin eline düşen Harley Quinn, Sionis'e kartvizitini verir ve ona aradığı şeyi bulması konusunda bir tek (Bütün erkeklerin aksine) kendisinin yardımcı olabileceğini söyler. Sionis kartvizite baktığında onlarca uzmanlık alanı yazısıyla karalanmış olduğunu görür. Burada kadınların her işi yapabileceğinin altı çizilir. 





FENİNİZMİN TEMELLERİ

Fransız feminist filozof Simone de Beauvoir, 1949’da yayınlanan başyapıtı 'İkinci Cins' adlı kitabında kadınların gördüğü baskıların bilimsel incelemesini yapar ve modern feminizmin temellerini kurduğu eserinde; varoluşçuluk, fenomenoloji ve yapısalcı antropoloji gibi kendi çağdaşı olan düşünceleri hem de Hegel ve Marx gibi felsefe klasiklerini cinsiyet düzleminde yeniden okur. Beauvoir, İkinci Cins'te şöyle der; "Tahtından düşmüş bir tanrı, insan değildir çünkü: düzmeciliğin ta kendisidir; âşığın önünde iki yol vardır, ya göklere çıkarlıan kral olduğunu kanıtlamak, ya da kapkaççının biri olduğunu itiraf etmek."  (Joker'den ayrılan) Harley Quinn'in hayatta düşmeyip bir amaç edinerek Beauvoir'ın bahsettiği ilk yolu izlediğini kral/kraliçe olduğunu kanıtlamaya gittiğini görüyoruz.





CİNSİYET AYRIMCILIĞI

Yüksek öğrenimini ve doktorasını Yale Üniversitesi'nde tamamlayan Judith Butler, California Üniversitesi'nde Retorik ve Karşı­laştırmalı Edebiyat dalında profesör olarak çalışmaktadır. Feminist kuramın temel yapıtları arasında yer alan en önemli eseri 'Cinsiyet Belas'ında; "Kimliğe dayalı dayanışma inşa etmek uğruna  "kadınlar"ın sorun­sallaştırılmamış  birliğine  sık  sık  atıfta  bulunulsa  da,  cinsiyet  ile toplumsal cinsiyet arasındaki ayrım nedeniyle feminist özne bölün­meye uğrar." der. Butler'ın bahsettiği cinsiyet ayrımcılığına Brids of Pray'in geçtiği Gotham dünyasında da şahit oluyoruz. Yozlaşmış şehir Gotham'da, yıkımın eşiğine gelen şehirle beraber yok olmak üzere olan kötüleri görüyoruz. Ancak onların arasında bile cinsiyet ayrımcılığının yapıldığına şahit oluyoruz.





KAÇIKLIK KURAMI

Harley Quinn'in Joker'e aşık olması filmde akıl hastanesinde gerçekleşiyor. Harley psikiyatr olarak çalıştığı hastanede hastası Joker'i tedavi ederken kendisini kaptırıyor. San Diego’daki California Üniversitesi’nde seçkin bir sosyoloji ve bilim araştırmaları profesörü olan Andrew Scull, 'Uygarlık ve Delilik - Akıl Hastalığının Kültürel Tarihi' adlı kitabında; " 'Psikiyatri' 19. yüzyılda Almanya'da ortaya çıkmaya başlayan bir kelimedir. Kendi dillerindeki alienisme (akliyecilik) terimini tercih eden Fransızlarca sert biçimde reddedildi; İngilizce konuşulan dünyada da aynı tepkisi gösterdi ve delileri denetlemede uzmanlaşmış tıp erbabını "deli doktorları' olarak adlandırmaya yöneldi." der. Aynı zamanda bir deli doktoru olan Harley Quinn'in, (hastası Joker'e kendini kaptırmasıyla ve ondan aldığı destekle) kendisini bir anda tedavi ettiği şeye dönüştüğünü görüyoruz. Burada Harley Quinn'in doktorluğunun yetersizliği gösterilmiyor aslında anlatılmak istenen Joker'e olan aşkı ve tutkusunun ne kadar büyük olduğu. 






ŞİZOFRENİNİN GİZEMİ

Kırk yıldan fazla süredir çeşitli kliniklerde çalışmalarını sürdürmekte olan çağdaş psikanalitik teorilerin öncülerinden İngiliz psikanalist Christopher Bollas, şizofreninin safhalarını ve insan psikolojisinin gizemli katmanlarını ele aldığı 'Güneş Patladığında-Şizofreninin Gizemi' adlı kitabında; "Zihinsel sağlık alanında kimsenin otorite olması mümkün değildir. İnsanlarla çalışan bizler ancak öğrenciler kadar verimliyiz. Tabii ki eğitim aldık, seminerlere katıldık, gözetim ve denetim çalışmaları yaptık ancak hiçbir insan hayatı, herhangi bir klinik tedavi uzmanının, ister depresyon ister paranoya, isterse şizofreni olsun, herhangi bir 'rahatsızlığı' tam anlamıyla kavramasına yetecek kadar uzun değildir." der. Filmde Harley karakterinin de hastasını tedavi etmeden kendisini ona kaptırdığını görüyoruz.




Eğlence arayanlar ve süper kahraman filmleri hayranlarının seveceği türde bir yapım olan Yırtıcı Kuşlar, aksiyon ve heyecanın yüksek olduğu bir yapım. Hikaye anlamında zayıf olsa da yarattığı görsel atmosfer ve renkler görülmeye değer.

İyi Seyirler Dilerim


EFE TEKSOY

6 Şubat 2020 Perşembe

NAZİ FAŞİZMİNE KARŞI BİR ÖÇ ALMA: TAVŞAN JOJO




77. Altın Küre Ödülleri’ne 6 dalda Oscar adayı olan Jojo Rabbit, Yeni Zelanda-Belçikalı yazar Christine Leunens'in Gökyüzü Hapsi/Caging Skies adlı romanından uyarlandı. Taika Waititi'nin yazıp yönettiği aynı zamanda rol aldığı film, 44. Toronto Film Festivali'nde 'Halkın Seçimi Ödülü’nü kazandı. 2. Dünya savaşı'nda babasının yokluğunu çeken bir çocuğun Nazi propagandasının etkisinde kalarak Adolf Hitler'i hayali bir baba figürü haline getirmesi ve bununla birlikte gelişen olayları konu alıyor. Jojo Rabbit, Nazi faşizminin vahşetini ve acımasızlığını izleyiciye çocukların gözünden mizahi bir şekilde alaya alarak sunuyor. Jojo Rabbit, 73. kez düzenlenen İngiliz Film ve Televizyon Sanatları Akademisi (Bafta) Ödülleri'nde 'En İyi Uyarlama Senaryo Ödülü'nü de kazandı. 





JOJO RABBIT KONUSU

İkinci dünya savaşının son zamanlarında Almanya'da yaşayan Jojo (Johannes) Betzler (Roman Griffin Davis), Hitler'in gençlik kampları üyesidir. En yakın sırdaşı hayali arkadaşı olan Adolf Hitler (Taika Waititi) olan Jojo, annesi Rosie'nin (Scarlett Johansson), evlerinde Elsa adlı Yahudi bir genç kızı sakladığını öğrenince şok geçirir. Yahudi kız Elsa'nın da bir insan olduğunu öğrenen Jojo, hayali arkadaşı Hitler ve Elsa arasında kafa karışıklığı yaşar.

Oyuncuları arasında; Sam Rockwell, Rebel Wilson, Roman Griffin Davis, Scarlett Johansson, Archie Yates, Alfie Allen, Stephen Merchant bulunuyor.


GÜLME İÇİNDE SEMPATİ TAŞISAYDI, AMACINA ULAŞAMAZDI

Taika Waititi'nin Jojo Rabbit filmi, Hitler faşizmine mizah çerçevesinden bakıyor. Bu bakış açısı eleştirmenleri şimdiden ikiye bölmüş durumda. Bir kısım Nazi/nefret karşıtı hiciv olarak yorumlasa da karşıt görüşte olanlar da mevcut. Burada bir parantez açarak 1927 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülen Fransız yazar ve filozof Henri Bergson'dan alıntı yapacağım. Bergson, Gülme adlı eserinde "Toplum kendisine karşı saygısızca davranışların öcünü gülme ile alır. Gülme, içinde sempati taşısaydı, amacına ulaşamazdı." der. Yani yönetmen Taika Waititi'nin sinema dili aracılığıyla Nazi faşizmine karşı bir intikam aldığı söylenilebilir. 20. yüzyıl İngiliz edebiyatının önde gelen yazarlarından George Orwell, "Bir şakanın amacı; insanı aşağılamak değil, ona çoktan aşağılanmış olduğunu hatırlatmaktır."der. Britanya'nın yaşayan en büyük edebiyat eleştirmeni ve düşünürü kabul edilen Terry Eagleton, Mizah (Humour) adlı kitabında; "Mizah, savunma veya onaylama, çökertme veya kutlama, dayanışma veya eleştiri meselesi olabilir." der. Tıpkı Waititi'nin Jojo Rabbit filmi aracılığıyla Nazi faşizmine yaptığı eleştiri gibi. 'Le Monde' gazetesindeki hicivli yazılarıyla tanınan,  Akademisyen, yazar ve gazeteci Robert Escarpit, Mizah adlı kitabında, "Gerçek mizah ad hominem (insandan yola çıkan) yargılamayı, yani kötülüğü dışlayan bir nükte yöntemidir." der. Tıpkı Waititi'nin Jojo Rabbit'te Nazi faşizmini dışladığı gibi.




İDEOLOJİNİN ELE GEÇİRDİĞİ ZİHİNLER

Filmde Hitler/Nazi ideolojisinin çocuklara işlenmesine tanık oluyoruz. Özellikle hikayenin ana konusu bunun üzerine kurulu. Küçük yaştan itibaren beyni yıkanan Jojo, gelecekte zihnine kazınan bu Nazi ideolojisini yıkabilecek mi? Benzer soruyu İskoç yazar Iain Banks, 1984'te yayınlanan Eşekarısı Fabrikası (The Wasp Factory) adlı romanında irdelemişti. "Şiddet doğuştan mı gelir sonradan mı edinilir?" sorusuna kitabın sonunda çok güzel bir yanıt vermişti.




KOSTÜMLERİN ANLAMI

Taika Waititi'nin canlandırdığı Hitler karakterinin film boyunca giydiği üniformalar iktidardaki hayatı ile kronolojik olarak tutarlı ve Jojo'nun onun fikrini nasıl değiştirdiğini yansıtmaktadır. İlk görüldüğü sahnede Hitler'in ikidara yükselişinde giydiği SA Kahverengi gömlek üniforma giyiyor, buradave Jojo onu putlaştırıyor. Ardından şansölye olduktan sonra giydiği resmi NSDAP üniformasında yer alıyor. Bu noktada, Jojo'nun putlaştırılması vahşi fanatizm haline dönüşüyor. Gri savaş üniforması giydiği sahnede, Jojo'nun onu ve ideolojisini reddettiğine tanık oluyoruz. Hitler karakterinin görüldüğü son sahnesinde ise intihar ettiği sırada giydiği kostüm göze çarpıyor.





KAMERA ARKASI

- Gestapo'nun arama yapmak için Jojo'nun evine geldiği sahnede "Heil Hitler" sözü bir dakikada 31 defa söyleniyor. Yönetmen Waititi, bu sahnenin özellikle komik olmasını aynı zamanda da Nazi protokollerinin ne derece gülünç olduğunu da göstermek istedi.


- Amerikalı aktör Sam Rockwell, Alman aksanı öğrenmek için bir diyalog koçuyla çalıştı. Buna ek olarak Marlon Brando, Ralph Fiennes ve Oskar Werner gibi usta aktörlerin 2.Dünya Savaşı döneminde geçen filmlerini günler boyunca defalarca izledi.





- Filmde Adolf Hitler karakteri bir sahnede başına Kızılderili başlığı takar. Bu başlık, (Hitler'in hayranı olduğu) Amerikanın Eski Batı'sında geçen macera romanlarıyla ünlü Alman yazar Karl May'e bir atıf içeriyor.   

- Filmin son sahnesinde Adolf Hitler’in  başında silah yaraları bulunuyor. Bu izler intihar ettiği gerçeğini yansıtmak için özellikle gösteriliyor.


- Son sahnede David Bowie'nin (Berlin Duvarı'nın yapımı sonrası birbirine ayrı düşen iki aşığı anlattığı) Heroes'u çalmakta.




Jojo Rabbit filmi, mizahın gücünü sinemada ortaya koyan en iyi güncel örneklerden birisi. Klasik örneklere baktığımızdaysa Charlie Chaplin'in 1940'ta 'Büyük Diktatör (Great Dictator)' ve Roberto Benigni'nin 1997 yapımı 'Hayat Güzeldir (Life Is Beautiful)' filmleri sinema tarihine damga vurmuştu. Waititi'nin de modern sinemada adından fazlasıyla söz ettiren filmi Jojo Rabbit, şimdiden kendi alanında bir klasik olma yolunda.

İyi Seyirler Dilerim


EFE TEKSOY 










2 Şubat 2020 Pazar

YAPAY ZEKANIN GÖZÜ: OMNISCIENT (HER ŞEYİ BİLEN)



Netflix'in Brezilya yapımı olan Omniscient, yakın geleceği konu alan bir bilim kurgu dizisi. Projenin arkasındaki isim ise %3 adlı bilim kurgu dizisinin yaratıcısı Pedro Aguilera. Omniscient dizisi denetim biçimlerinden birisi olan gözetim mekanizmasını işliyor. Yevgeni Zamyatin, George Orwell, Aldous Huxley ve Ray Bradbury 'nin öncüsü oldukları distopik/ gözetim toplumu hikayelerine yenilikçi bir bakış açısıyla yaklaşan yapım, özellikle hikaye anlatımı ve işleyiş açısından çok başarılı. İzleyiciye yaklaşmakta olan kaotik geleceğin içerisine sokarak ürkütücü sorular sordurmasının yanı sıra, bir ütopyanın nasıl distopyaya dönüşebileceğine güzel bir örnek teşkil ediyor.





OMNISCIENT KONUSU
Omniscient adlı özel bir şirket, vatandaşları dronelar tarafından 7/24 gözetim altında tutuyor. Bu şekilde hırsızlık, cinayet gibi kriminal olayların önüne geçmektedir. Ancak her sistemde olduğu gibi istisnaların önüne geçemez ve bir cinayet gerçekleşir. Bu cinayetin katili ise yüksek teknolojinin getirdiği imkanlara rağmen bulunamaz. Babasının cinayete kurban gitmesine göz yummayan Nina Peixoto, Omniscient adlı şirkete girerek sistemdeki açığı ve babasının katilini aramaya başlar.
Oyuncuları arasında; Carla Salle, Sandra Corveloni, Jonathan Haagensen, Guilherme Prates, Luana Tanaka, Marcello Airoldi, Marco Antônio Pâmio ve Bruno Lourenço yer alıyor. 







GÖZÜN İKTİDARI

Netflix Brezilya yapımı dizi Omniscient, Latince; Omni (Her şey, tüm) ve Scient (Bilmek, Bilgi) kelimelerinden oluşuyor. Distopik hikayelerde ve anlatılarda; gözetim, iktidarın temel denetim biçimlerinden birisi haline gelir. Burada göz önemli bir iktidar organıdır. Gözün gücü, kitlesel özgürlükleri yok ederek toplumsal denetimi sağlamaktadır. Bu türün en önemli örnekleri; George Orwell'ın 1984'ü, Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sı, Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451'dir. Omniscient dizisinde ise buna toplumsal denetimi sağlayan özel bir şirket aracılığıyla tanık oluyoruz. Omniscient adlı şirket ülkenin sadece bir şehrini denetim altına almıştır. Gelecekte ise bu oranı arttırmayı amaçlar. Hikaye boyunca insanlara kullanılan sistem sayesinde özgürlük vaatlerinin sıralandığını görüyoruz. Evlerde kimse kilit kullanmıyor, pencerelerde  demir parmaklık, sokaklarda güvenlik kamerası yok. Çünkü etrafta uçuşan bireysel dronelar sayesinde herkes devamlı gözetim ve takip altında. Kimse suç işleyemez mesajı veriliyor. Ancak burada altta yatan mesaj ise çok farklı. Şöyle ki; tüm şehir yapay zekaya bağlı yeni teknolojik sistem Omniscient'in yardımıyla aslında yüksek güvenlikli bir hapishaneye dönüştürülmektedir. 




YAPAY ZEKANIN YÜKSELİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜN SONU MU?

Günümüzde yapay zekaya olan merak giderek artmakta. Bilimden sanayiye hatta savaş sistemlerine kadar ülkeler geleceği şekillendirecek olan bu nimetten yararlanmakta. Elbette bu alanı ele alınca alanın öncüsünü anmamakta olmaz. 20 yüzyılın dahisi olarak anılan İngiliz bilgisayar bilimci ve kriptolog Alan Turing, yapay zekanın kurucusu sayılır. Turing'in temellerini attığı insan zekasını taklit eden makine bilinci, dizide ise (Omniscient'i kontrol eden) ana bilgisayar olarak karşımıza çıkıyor. Hikaye boyunca; "Ana bilgisayarı kontrol eden, her şeye sahip olur " mantığı hakim. Yapay zekanın ve yüksek teknolojinin imkanlarından faydalanarak vatandaşlara vaat edilen bu rahat yaşam aslında insanların özgürlüğüne bir kısıtlama getiriyor. George Orwell'ın 1984 romanında işlediği; "Büyük Birader Seni İzliyor (Big Brother Is Watching You)” kavramı aslında hikayenin temelini oluşturuyor. Dizide verilmek istenen önemli toplumsal mesajlardan biriside; Her vatandaşın göz hapsinde tutularak özgürlüklerinin elinden alınmasının altı çiziliyor. Tıpkı ABD'li yazar Dave Eggers'ın aynı adlı eserinden uyarlanan 'Çember (Circle)' filmindeki gibi. Çember'de aynı konuya farklı bir açıdan yaklaşmıştı.





PANOPTİKON YA DA GÖZETİM EVİ

 İnsanları tecrit altına alma  mekanizmasının temellerini atan isimlerden en önemlisi İngiliz filozof Jeremy Bentham'dır. 1787 yılında Jeremy Bentham, Panoptikon/Gözetim Evi adlı bir yönetim planı tasarlar. Panoptikon ilkesini İngiltere'deki bir arkadaşına mektuplar aracılığıyla anlatır. Gözetim altına alınacak her türlü insanın bulunduğu kurumlara (özellikle; Hapishane, ıslahevi, cezaevi ve akıl hastanesi gibi) uygulanabilecek bir yapı ilkesi tasarımıdır. Bu mektuplarda insanları kontrol altında tutacak her şeyi ayrıntısıyla düşünmüş ve tasarlamıştır: Merkezi ısıtmadan, tuvaletlere, aydınlatmadan oturaklara, havalandırmalara ve beslenmeye kadar aklınıza gelebilecek her türden şey bu planda mevcuttur. Bentham'ın geçmişte tasarladığı ilkesini, bugün Omniscient dizisinde yapay zekanın da katkısıyla geliştirilerek işlendiğini görüyoruz. Aynı yapıya Fransız düşünür ve tarihçi Michel Foucault'nun eserlerinde de rastlıyoruz. Hapishanenin Doğuşu adlı eserinde 'Görülmeden Gözetim Altında Tutulan Hapishane Sistemi'ni işler. Burada hem Bentham'ın Panoptikon'una dair incelemeler yapar ve hem de hapishanenin tarihteki oluşumunu ele alan derinlemesine bir tarihsel çalışma yapar. Foucault kitabında şöyle der; " 'Disiplin', ne bir kurumla ne de bir aygıtla özdeşleşebilir: o bir iktidar tipi, iktidarı icra etmenin bir tarzı olup koskoca aletler, teknikler, usuller, uygulama düzeyleri, hedefler bütünü içermektedir; o iktidar 'fiziği' veya 'anatomisidir', o bir teknolojidir." der. Omniscient dizisinde işlenen yapıda, Foucault'un bahsettiği disiplin teknolojisini tamamen görüyoruz. 






GÖSTERİ TOPLUMU

20. yüzyılın ikinci yarısının en önemli düşünürlerinden Fransız filozof Guy Debord, Gösteri Toplumu adlı kitabında, medyanın yarattığı sanal dünyanın kapitalizmin en gelişmiş çeşitlerini yeniden üretmedeki vazgeçilmez rolünü saptar. Bunun örneklerini de Omniscient dizisinde insanların bağımlısı olduğu teknoloji ortamında görüyoruz. London School of Economics and Political Science’ta profesör olarak çalışan İngiliz filozof John Gray, Kuklanın Ruhu adlı kitabında; "Birkaç on yıl sonra makinenin büyük insan emeği girdisine ihtiyacı olduğunu artık o kadar da kesin olarak söyleyemeyiz. Birçokları internetin bazı iş alanlarını nasıl yok ettiğini, bazılarını da temelden değiştirdiğini gözlemlemiştir." der. Omniscient dizisinde Gray'in işte bu sözüne tanık oluyoruz. Şöyle ki; geleceğin teknolojisine hakim olan genç bireylerin yeni iş alanlarında aranılan çalışan olması John Gray'in iş alanlarının temelden değişeceği sözünü bizlere gösteriyor.
Aile bağları, aşk ve geleceğin yenilikçi iş hayatı hakkında farklı açılara değinen Netflix'in Brezilya yapımı dizisi Omniscient, bilim kurgu severlerin ve polisiye hayranlarının kaçırmaması gereken farklı ve yenilikçi bir hikaye sunuyor.


İyi Seyirler Dilerim

EFE TEKSOY


17 Ocak 2020 Cuma

AGATHA CHRISTIE'YE BİR SAYGI DURUŞU: 'KNIVES OUT'



 Yıldızlar kadrosu denilecek bir oyuncu ekibine sahip 'Knives Out' gösterime girdi. Rian Johnson'ın yazıp yönettiği film 'Murder Mystery' türü polisiyelerine farklı bir bakış açısı getiriyor. 92. Akademi Ödülleri'nde 'En İyi Orjinal Senaryo' dalında Oscar Adayı olmasından bu yeniliğin ne kadar büyük güçte olduğu anlaşılıyor. Rian Johnson'ın 'Star Wars: Last Jedi' ve 'Loopers'ta gösterdiği  yenilikçi anlatım tarzı bu defa bir polisiye öyküyle karşımıza çıkıyor. Agatha Christie tarzı gizem sever bir izleyiciyseniz Knives Out tam size göre. Çünkü filmi izlediğiniz süre boyunca kendinizi "Katil kim?" sorusunu sorarken buluyorsunuz. Bu da heyecan ve gerilimin 'Knives Out'ta bir an bile düşmediğini gösteriyor.




BIÇAKLAR ÇEKİLDİ

Çok zengin bir cinayet romanları yazarı olan Harlan Thrombey, 85. yaş gününde evinde ölü olarak bulunur. Ünlü yazarın ölümünün ardındaki gizemi ortaya çıkarmaya çalışan dedektif Benoit Blanc, aile üyelerini tek tek soruşturmaya başlar. Ancak kapalı ve gizemli bir kutu olan aile, dedektifi epey zorlayacaktır.
Oyuncuları arasında; Daniel Craig, Chris Evans, Jamie Lee Curtis, Ana De Armas, Michael Shannon, Toni Collette, Frank Oz ve Christopher Plummer gibi yıldız isimler yer alıyor.







MEMENTO MORI

Hikayenin geçtiği konak; pencere tasarımları ve içerisinde yer alan sanat eserleri "Ölümlü olduğunu hatırla" anlamına gelen 'Memento Mori' motiflerine sahip. 'Viktorya Dönemi'nde popüler olan bu motifler bireylere zengin ya da fakir kim olursa olsun fani olduklarını hatırlatmak için kullanılırdı. Frankfurt Okulu'nun kurucularıyla 'eleştirel kuramın' temelini atan Alman filozof Walter Benjamin, 'Tek Yön' adlı yapıtında polisiye roman için: "19. yüzyılın ikinci yarısındaki mobilya üslubunu doyurucu biçimde tasvir aynı zamanda analiz eden tek kaynak, güç merkezlerinde evin dehşetinin bulunduğu belli bir çeşit polisiye romandır. Eşyaların yerleştirilişi ve aynı zamanda ölüm tuzaklarının kuruluş planıdır ve art arda sıralanan odalar kurbana hangi yoldan kaçacağını buyurur." der. Benjamin'in bu tasvirini film içerisinde Marta Cabrera ve Ransom Drysdale karakterlerinin kullandığı yollar üzerinden görebiliyoruz.






KUSURSUZ CİNAYET

Fransız filozof ve sosyolog Jean Baudrillard, Kusursuz Cinayet adlı eserinde  "Anlaşılmaz olan her şey, özetle cinayet niteliği taşır ve bu gizemli dalavereyi besleyen her düşünce, bu cinayetin sürekli kılınmasıdır" der. Baudrillard'ın burada bahsettiği gizemli dalavere ve düşünceye filmde Daniel Craig'in ustalıkla canlandırdığı dedektif Benoit Blanc karakteri üzerinden görebiliyoruz. Dedektif aile bireylerini soruşturduğunda gizlenmiş bir şey olduğunun farkına varır. Uzun süre boyunca arka planda sessizce düşünüp aile bireylerini izler. Bir şey bulamadığını düşündüğümüz sırada usta dedektifi son noktayı koyarken buluruz. 





POLİSİYE ROMAN

'Knives Out' filmi klasik polisiye edebiyat geleneğine sadık kalmış bir yapım.  Temelleri Amerika'da atılan türün farklı ülkelerden birçok önemli yazar sayesinde artık edebiyatta önemli bir yere sahiptir. Amerikalı klasik öykü yazarı Edgar Allan Poe, korku ve gerilim türlerinin öncüsü olduğu gibi polisiye türününde öncüsüdür. Bu anlamda 1841'de yayınlanan 'Morgue Sokağı Cinayeti' ilk dedektiflik öyküsü olarak kabul edilir. İskoçya doğumlu yazar Sir Arthur Conan Doyle, 1887'de 'Kızıl Dosya' romanıyla ve yarattığı 'Sherlock Holmes' karakteriyle bu alanda bir çığır açar. 1905'te kibar hırsız Arsene Lupen'i yaratan Fransız Maurice Leblanc önemli eserler vermiştir. (J. L. Borges'in adına methiyeler dizdiği) İngiliz yazar Gilbert Keith Chesterton 1908'de yayınlanan Bay Perşembe romanı ve Peder Brown/Father Brown öyküleriyle önemli bir yere sahiptir. Yirminci yüzyılın en büyük ve en üretken yazarlarından biri olarak kabul edilen Belçikalı yazar Georges Simenon, yaklaşık 450 eser vermiştir. Yarattığı Dedektif Maigret karakteri polisiye romanda bir dönüm noktasıdır. Polisiyenin kraliçesi olarak anılan İngiliz yazar Agatha Christie, yarattığı Hercule Poirot ve Miss Marple karakterleriyle dedektif öykülerinde önemli bir yere sahiptir. Ayrıca polisiye türünün gelişimi açısından yazdığı dönem polisiye açısından 'Altın Çağ' olarak anılır.





TOPLUMSAL KATMANLAR 

Alman filozof Siegfried Kracauer, 'Polisiye Roman' adlı felsefi inceleme kitabında, polisiye romanın geçtiği çevre için şöyle der; " Polisiye romanın geçtiği çevre, birçok toplumsal katmandan ve dünyadan sadece biridir ve içerdiği gerçeklik itibariyle insanın varlık basamaklarında diğerlerinden aşağıda yer alır." Toplumsal katman ya da hiyerarşiyi Knives Out'ta zengin ve işçi sınıfı ayrımında görüyoruz. Zengin her daim kendini çalışandan üstte tutuyor ancak film boyunca izleyiciye defalarca gösterilen 'Memento Mori' motiflerinden görüyoruz ki, ölüm söz konusu oldu mu sınıf ayrımı yoktur.






MURDER MYSTERY

Agatha Christie'nin öyküleriyle öncülük ettiği 'Murder Mystery' türü sinema dünyasında da etkisini göstermiştir. Yüzlerce kitap uyarlamasının yanı sıra sinema tarihine adını yazdıran özgün ve ses getiren işlerde olmuştur. Örneğin; 1985'te Jonahtan Lynn'in yönetmenliğini üstelendiği 'Clue' filmi aynı adlı Board/tahta oyunundan beyazperdeye uyarlanmış önemli bir kara komedidir. Robert Altman'ın yönettiği 2001 yapımı 'Gosford Park' filmi, 'En İyi Özgün Senaryo Akademi Ödülü'nü alan önemli bir örnektir. Fransız Yeni Dalga Akımı'nın yeni temsilcilerinden François Ozon'un 2002 yapımı '8 Kadın (8 Femmes)' filmi müzikal ağırlıklı bir yapımdır.





KAMERA ARKASI


- Görüşmeler sırasında arkada bulunan 'Bıçak Çemberi', dedektif Blanc'ın gizem metaforunu temsil eder. Bütün bıçakların merkezdeki deliğe bakmasının anlamı; tüm karakterlerin 'bıçaklarını' nasıl çıkardıklarını ve gizemdeki deliği keşfetmek için savaştıklarını gösteriyor.

- Dedektif Benoit Blanc'ın filmde ilk görüldüğü yer, Teğmen Elliot aile üyelerini soruştururken arkasında piyano çaldığı sahnedir. Burada dedektif, Elliot karakteri konuşurken piyano tuşlarına basar. Aslında buradaki nota anlamsız değildir; Teğmen Elliot'a (Eve Ne Zaman Vardınız?) sorusunu yöneltmesi için sinyal gönderiyordur.




- Harlan'ın masasındaki Beyzbol Topu, bir sahnede camdan dışarı atılır. Daha sonra top karakterden karaktere geçmeye devam eder. Beyzbol sporu, top elden ele geçtiği sürece devam eden bir oyundur. Aynı şekilde filmde de beyzbol topu masaya döndüğünde gizemin çözüldüğü ve cinayet dosyasının kapandığını sembolize ediyor. Bu top aynı zamanda Harlan karakterinin oyun sevgisinin de bir sembolü.

- Yönetmen Rian Johnson, Daniel Craig'in canlandırdığı karakteri 'Amerikan Poirot' olarak nitelendiriyor.


- Harlan Thrombey karakterinin adı Amerikalı gizem yazarı Harlan Coben'e bir atıf.


Knives Out, gizem ve polisiye severler için kaçırılmaması gereken bir yapım. Gerilimi hiç düşmeyen temposuyla izleyiciyi hiç sıkmadan etkisi altına alıyor. Dedektif öykülerini seviyorsanız bu film tam size göre. 


İyi Seyirler Dilerim
EFE TEKSOY