13 Şubat 2020 Perşembe

KİRPİ SONIC İLE ÜTOPYALAR DİYARINA YOLCULUK





Japonya merkezli dev oyun şirketi 'Sega'nın dünya çapında satış rekorları kıran video oyunundan uyarlanan 'Kirpi Sonic (Sonic The Hedgehog)' filmi vizyondaki yerini aldı. Filmde usta komedyen/oyuncu Jim Carrey 'Dr Robotnik' adlı kötü karakteri canlandırıyor. Jim Carrey, kariyerinde ilk defa bir video oyunundan uyarlanan filmde yer alıyor. Bunun sebebi ise kızı Jane Erin Carrey'nin ısrarı, çünkü kızı küçüklüğünde 'Sonic The Hedgehog' oyunlarının büyük bir hayranıydı. 85 milyon dolar bütçeyle çekilen, canlı aksiyon/ live action türündeki Kirpi Sonic; komedi, macera ve aksiyonun birlikte harmanlandığı bir aile filmi.





KİRPİ SONIC KONUSU

Farklı boyuttaki ütopik gezegenden gelen mavi kirpi Sonic, dünyadaki yeni evini benimsemeye çalışmaktadır. Dost canlısı olmasına rağmen dünyadaki insanlardan korkar ve saklanarak yaşamını sürdürür. Ancak bu çok uzun sürmez. Çünkü koştuğunda sınırsız bir hıza ulaşması gibi üstün yeteneklere sahip olması onun fark edilmesine sebep olur. Bu üstün gücü öğrenen şeytani Dr. Robotnik, Sonic'i ele geçirme çalışmalarına başlar. Ancak Sonic, tanıştığı arkadaşı Tom'u da yanına alarak Dr. Robotnik'in kötü planlarına karşı dünyayı savunacaktır.

Yönetmenliğini Jeff Fowler'ın yaptığı filmin oyuncuları arasında; Jim Carrey, James Marsden, Tika Sumpter, Lee Majdoub ve Ben Schwartz (Sonic'i seslendiren) yer alıyor.





ÜTOPYA ADACIKLARI VE COCAGNE DİYARI

Kirpi Sonic'in doğup büyüdüğü gezegen ütopik bir adaya ev sahipliği yapıyor. Burada adeta bir hayaller ülkesinde yaşamaktadır. Sonic doğduğu adanın içerisinde aradığınız her şeyin mevcut olduğundan bahsediyor; nefis kumsallar, görkemli şelaleler gibi. Ayrıca okul olmadığını sadece eğlencenin var olduğu gibi adanın ütopik özelliklerinden bahseder. Burada her ne kadar ütopik bir ada betimlense de okul yerine saf eğlencenin konulması başka bir çağrışım yapıyor. Fransız filozof Paul Lafargue, ironik bir dille kaleme aldığı eseri 'Tembellik Hakkı'nda 'Cocagne Diyarı'ndan bahseder. Cocagne Diyarı; Avrupa kültüründe, doğanın çok bonkör olduğu, yaşayan insanların kötülük, açlık ve savaş gibi şeyleri bilmediği düşsel bir yeryüzü cennetidir. Tıpkı Sonic'in çocukluğunu geçirdiği ada gibi.






Mavi kirpi Sonic'in yaşadığı ada ütopik bir yeryüzü cenneti olsa da her ütopyanın distopyaya dönüşeceği gibi orada da vahşi hayvanların Sonic için bir tehdit oluşturduğunu görüyoruz. Sonic istemese de dünyaya gelmek zorunda kalıyor. Roma'nın gelmiş geçmiş en büyük devlet adamlarından birisi olarak anılan Marcus Tullius Cicero, siyaset kuramının en önemli ve etkili metinlerinden olan 'Devlet Üzerine (De Re Publica)'de; sitelerinde gerçekleşmiş olan en büyük ve en bilge insanların yaptığı tartışmayı aktarır. Bu tartışmada Scipio karakterinin diyalogunda önemli bir cümlesi vardır; "İnsan kendi başına kalamayan bir türdür, aksine her şeye çokça sahip olsa da." der. Filmde insan suretine benzetilen ve aynı insan gibi konuşan, hal ve tavırlar sergileyen Sonic karakterinde de bu tespitin geçerli olduğunu görüyoruz. Çünkü Sonic dünyada insanlarla tanıştıktan sonra yalnızlık çekeceği mantar diyarına gitme kararından vaz geçer.



ÜTOPYA DENEN ARZU

Sonic'in, vahşi hayvanların tehdit oluşturması sonucu dünyaya gelmek zorunda kalmasının alt metninde şöyle bir mesaj yatıyor: "Her ütopya sonunda bir distopya'ya dönüşme eğilimindedir." Örnek verecek olursak; Duke University’de Karşılaştırmalı Edebiyat Profesörü ve Duke Center for Critical Theory adlı kuruma bağlı Edebiyat Yüksek Lisans programının başkanı olan Fredric Jameson, Marksizm, yazın-kuramı, post-yapısalcılık ve ayrıca postmodernizm üzerine çok sayıda çalışması bulunan bir akademisyendir. Fredric Jameson'ın ütopya alanındaki en önemli eseri ise 'Ütopya Denen Arzu' adlı kitabıdır. Bu kitapta "Ütopyalara olumlu beklentilerle, sanki onlarda mutlu dünyalar, tatmin ve işbirliği uzamları, türsel olarak ütopyadan ziyade idile ya da pastorale denk düşen temsiller varmış gibi yaklaşmak hata olur." der. Tıpkı filmin başında Sonic'in yaşadığı cennet vari ada'da gördüğümüz gibi. Mutlu bir görünümde olan ada tehdit unsurları barındırmaktadır. Filmde de Jameson'ın bahsettiği, "Ütopyalara olumlu beklentilerle yaklaşmak hata olur." gizli mesajı yatıyor.





SONSUZ YARIŞ VE ZENON PARADOKSU

Mavi kirpi Sonic, bir sahnede yolda gördüğü kaplumbağayı arabalar tarafından ezileceği sırada kurtarır. Ardından eline alarak koşmaya başlar ve kaplumbağanın hiç bir zaman ulaşamayacağı düzeyde bir süratte yolculuk ettirir. Burada aslında 2500 yıllık bir geçmişe sahip olan, felsefe tarihinde ürettiği paradokslarıyla ünlü (Parmenides'in Tilmizi) Antik Yunan filozofu Elealı Zenon’a gönderme yapılıyor. Zenon'un gönderme yapılan paradoksu ise; 'Akhilleus ve Kaplumbağa Yarışı'dır. Bu hikayede (kısaca); kaplumbağa ile yarışa giren Akhilleus, ondan daha hızlı koşacağını düşündüğü için yarışta kaplumbağaya avans verir. Ancak Akhilleus, kaplumbağanın aldığı yolu tamamlamak için her zaman bu yolun önce yarısını koşmak zorunda olduğundan ve her seferinde kaplumbağa daha da ileri gitmiş olacağından bu yarışın sonsuza kadar devam edeceği ve asla yetişemeyeceği tartışması yapılır. Bu tartışma öyle uzun yıllar boyunca güncelliğini korur ve büyür ki; Aristoteles'ten, Henri Bergson'a, John Stuart Mill'e kadar onlarca filozof aksini ispat etmek ve çürütmek için kafa yorar. Filmde ise bu paradoksa mizahi bir dille gönderme yapılıyor ve Sonic'in mi yoksa kaplumbağanın mı asıl yarış konusunda usta olduğu sorusunun altı çiziliyor.



ALTIN HALKALARIN GİZEMİ


Süratte sınır tanımayan mavi kirpi Sonic, ütopik adasından dünya'ya yolculuk ederken altın halkaları kullanır. Sonic'i yetiştiren 'Uzun Pençe' karakterinin verdiği bu altın halkalar, evrenler arasında bağ sağlayan bir çeşit anahtar niteliğinde. Sonic, elindeki altın halkayı fırlatıp hayal ettiği yeri söylediğinde karşısında o yere açılan bir geçit açılır. Alman filozof ve matemarikçi Gottfried Wilhelm Leibniz, Batı düşüncesinin temel taşlarından birisi olarak anılır. Leibniz, Descartes’ın cevher kavramından hareketle geliştirdiği monad teorisini içeren kitabı 'Monadoloji'de; "Monadlar, doğanın asıl atomları, tek kelimeyle şeylerin öğeleridir." der. Sonic'in kullandığı altın halkalar da, nasıl ki monadlar doğanın asıl atomları olarak büyük bir öneme sahipse altın halkalar da o şekilde filmdeki en önemli element ya da nesne olma özelliğine sahip. Aynı zamanda farklı anlamlar yüklenebilecek bir çeşit metafor olarakta yorumlanabilir. Filmde Sonic, tehlikeli durumlar için bir kaçış planı hazırlar. Şöyle ki; eğer Dünya'da bulunacak olursa altın halkaları kullanarak mantar dünyası adlı diyara geçecek ve orada yaşamını devam ettirecektir. Ancak mantar diyarına gitmeye hiç hevesli değildir çünkü orada dev mantarlar dışında hiçbir şey yoktur. Yani altın halkalar iyi yerlere geçiş sağlayabildiği gibi kötü mekanlarada geçiş sağlayabiliyor. Yunan felsefesinin en büyük isimlerinden Aristoteles'in felsefesi klasik antikçağın en büyük yaratılarındandır. Retorik adlı kitabının 3. cildinde, tüm metaforların birbiriyle benzeşmeyen şeyler arasında bir bağ kurma özelliğinden ortaya çıktığını belirtir. Tıpkı metafor olarak yorumlanabilecek altın halkaların birbirine benzemeyen yerler arasında bir bağ kurması gibi.  





NİHAİ SON GELDİĞİNDE


Kirpi Sonic, hikayenin başında Dünya gezegeninde tehlike yaşarsa hiç beğenmediği mantar diyarına gitmek zorunda olduğu düşüncesine sahiptir. Ancak sonrasında kötü karakter Dr. Robotnik'in oraya gittiğini ve Sonic'in Dünya'da kaldığını görüyoruz. Burada bir çeşit insanın Dünya'yı hayvana bıraktığı düşüncesi yatıyor. İtalyan filozof Giorgio Agamben, 'Açıklık: İnsan ve Hayvan' adlı kitabında; Fransız filozof Georges Bataille ile Rus doğumlu Fransız filozof Alexandre Kojève'ın karşıt tezleri üzerinden yorumlayarak insanın ve doğanın gelecekte bürünecekleri görünüş meselelerine değinir. Kojeve; 1938-1939 arasında verdiği bir derste, İnsan ırkının tarihin sonunda yok olacağını ve geriye ardında bırakılan her şeyin sanat, oyun, aşk vs. kalacağını söyler. Agamben ise bu duruma kitabında şöyle bir ek açıklık getirir; "Bataille ile Kojeve arasındak karşıtlık tam da tarihin sonunda yeniden hayvana dönüşecek olan insanın ölümünden sonra hayatta kalan 'artakalanın' neliğiyle ilgilidir... sırf hayvan yaşantısına teslim edilmek üzere insanüstü, olumsuz ve kutsal olmayı bırakması düşüncesidir. " der. Filmde de Dünya'da hayvanın (Kirpi Sonic'in) kaldığını insanın (Dr. Robotnik'in) Dünya'yı hayvana bırakarak başka bir evrene geçtiğini görüyoruz. Tıpkı Agamben'in (kitabında filozoflar aracılığıyla irdelediği)  insanlığın nihai sonu yaklaştığında yaşadığı gezegen Dünya'yı sanat ve hayvanlar gibi geriye kalan şeylere bırakacağını söylediği gibi.


MAVİ KİRPİNİN AİLESİ

Dünyaya gelen Sonic, Tom ve Maddie Wachowski ailesini uzaktan izler. Wachowski'leri öylesine benimser ki, aileyle derin ve duygusal anlamda bir bağ kurar. 'Nobel Edebiyat Ödülü' sahibi Britanyalı filozof ve matematikçi Bertrand Russell, kitabı 'Mutlu Olma Sanatı'nda; "İnsanın yapısı bugünün koşulları dışında incelenince açıkça görülür ki, annelik ve babalık duygusu psikolojik olarak mutlulukların en büyüğünü ve süreklisini verebilir." der. Filmin sonlarında Sonic'in, Wachowski'lerin evinde bir oda edindiğini ve bu şekilde ailenin bir ferdi olarak Russell'ın kitaptaki tespitindeki gibi mutluluğun en büyüğüne ulaştığını görüyoruz.



KAMERA ARKASI

- Filmin yapımcısı Tim Miller'a göre, filmde Sonic karakterinin vücudunun kürkle kaplanması, karakteri geçek dünyaya uyarlamanın en önemli parçasıydı.

- Yapımcı Tim Miller, Sonic'in film boyunca hızının ve gücünün arttığını çünkü bir nevi evrim geçirdiğini söylüyor.

- Filmin bütçesi 85 milyon dolar.





Kirpi Sonic; aksiyon, macera ve özellikle oyununa aşina olanların heyecanla izleyeceği bir yapım. 'Altın Küre Ödülü' sahibi efsane komedyen Jim Carrey'nin ustalığını konuşturduğu Dr. Robotnik karakteri kesinlikle görülmeye değer. Farklı bir maceranın içerisinde yer almak ve muhteşem bir 'live action' türünde film izlemek istiyorsanız Kirpi Sonic'i kesinlikle kaçırmayın. Film bittiğinde koltuğunuzdan kalkmakta acele etmeyin çünkü sizi şaşırtacak bir sürpriz son bekliyor.

İyi Seyirler Dilerim

EFE TEKSOY


11 Şubat 2020 Salı

FEMİNİZİMİN YIRTICI KUŞLAR'I VE HARLEY QUINN





Merakla beklenen 'Birds of Prey: And the Fantabulous Emancipation of One Harley Quinn' filmi vizyona girdi. 2016 yılında 'Suicide Squad' filmiyle ilk defa karşımıza çıkan Harley Quinn, bu defa bir origin üçlemenin ilk filmiyle karşımızda. Yönetmen Cathy Yan, Birds of Prey'i yöneterek bir süper kahraman filmi yöneten ilk Asyalı kadın oldu. Ayrıca 'Wonder Woman (2007)'ın yönetmeni Patty Jenkins'ten sonra DC filmi yöneten ikinci kadın. Görselin ön planda tutulduğu film, hikaye anlamında zayıf kalıyor. Ancak yine de süper kahraman filmleri hayranlarını aksiyon yüklü ve renkli bir yapımın beklediği söylenebilir.





YIRTICI KUŞLAR KONUSU

Harley Quinn, sevgilisi Joker'in terk etmesiyle arkasında bulunan gücü kaybeder ve intikam peşinde koşanlar için bir tür hedef tahtası haline gelir. Harley kendisini bu çıkmazdan kurtarmak için Gotham Şehri'nin yeraltı suç dünyasında 'Black Mask' olarak anılan Roman Sionis'e ait bir elmasın peşine düşer. Elması çalan Cassandra Cain adlı kıza ulaştığında kızın iyi birisi olduğunu öğrenir. Bu durum Harley'i fikrinden vaz geçirtir ve yanına; Huntress, Black Canary ve Renee Montoya'yı da alarak Black Mask'a karşı mücadeleye girişir.
Oyuncuları arasında; Margot Robbie, Mary Elizabeth Winstead, Jurnee Smollett-Bell, Rosie Perez ve Ewan McGregor yer alıyor.






FENİMİNİST RUHUN KADINLARI

Suicide Squad'taki Harley Quinn karakteri erkekler için bir tür arzu nesnesiydi. Bu durumdan ve giydiği kıyafetlerden başroldeki Margot Robbie özellikle rahatsızdı. O yüzden Harley Quinn karakteri Birds of Prey'de yeni bir görünüme kavuştu. Bu nedenle feminist bir anlatımın ağırlık taşıdığı filmde ana karakterlerin hiçbirisi etek giymiyor. Mizahla bezeli filmin temelinde aslında erkek egemen dünyaya karşı bir eleştiri var. 'Dinah Lance/Black Canary' karakterinin barda seslendirdiği James Brown şarkısı "It's a Man's Man's Man's World"te sözlere dökülüyor; "Bu bir erkeğin dünyasıdır, ancak bu dünya hiçbir şeydir bir kadın yada kız olmadan hiçbir şeydir." Harley Quinn karakteri sevgilisi Joker'den ayrıldığında arkasında olan gücü kaybeder ve Joker'in yokluğunda peşinde olan tüm kötüler intikam almak için ona saldırır. Ancak beklenenin aksine hepsiyle baş eder. Bir başka ayrıntı Roman Sionis adlı kötü karakterin eline düşen Harley Quinn, Sionis'e kartvizitini verir ve ona aradığı şeyi bulması konusunda bir tek (Bütün erkeklerin aksine) kendisinin yardımcı olabileceğini söyler. Sionis kartvizite baktığında onlarca uzmanlık alanı yazısıyla karalanmış olduğunu görür. Burada kadınların her işi yapabileceğinin altı çizilir. 





FENİNİZMİN TEMELLERİ

Fransız feminist filozof Simone de Beauvoir, 1949’da yayınlanan başyapıtı 'İkinci Cins' adlı kitabında kadınların gördüğü baskıların bilimsel incelemesini yapar ve modern feminizmin temellerini kurduğu eserinde; varoluşçuluk, fenomenoloji ve yapısalcı antropoloji gibi kendi çağdaşı olan düşünceleri hem de Hegel ve Marx gibi felsefe klasiklerini cinsiyet düzleminde yeniden okur. Beauvoir, İkinci Cins'te şöyle der; "Tahtından düşmüş bir tanrı, insan değildir çünkü: düzmeciliğin ta kendisidir; âşığın önünde iki yol vardır, ya göklere çıkarlıan kral olduğunu kanıtlamak, ya da kapkaççının biri olduğunu itiraf etmek."  (Joker'den ayrılan) Harley Quinn'in hayatta düşmeyip bir amaç edinerek Beauvoir'ın bahsettiği ilk yolu izlediğini kral/kraliçe olduğunu kanıtlamaya gittiğini görüyoruz.





CİNSİYET AYRIMCILIĞI

Yüksek öğrenimini ve doktorasını Yale Üniversitesi'nde tamamlayan Judith Butler, California Üniversitesi'nde Retorik ve Karşı­laştırmalı Edebiyat dalında profesör olarak çalışmaktadır. Feminist kuramın temel yapıtları arasında yer alan en önemli eseri 'Cinsiyet Belas'ında; "Kimliğe dayalı dayanışma inşa etmek uğruna  "kadınlar"ın sorun­sallaştırılmamış  birliğine  sık  sık  atıfta  bulunulsa  da,  cinsiyet  ile toplumsal cinsiyet arasındaki ayrım nedeniyle feminist özne bölün­meye uğrar." der. Butler'ın bahsettiği cinsiyet ayrımcılığına Brids of Pray'in geçtiği Gotham dünyasında da şahit oluyoruz. Yozlaşmış şehir Gotham'da, yıkımın eşiğine gelen şehirle beraber yok olmak üzere olan kötüleri görüyoruz. Ancak onların arasında bile cinsiyet ayrımcılığının yapıldığına şahit oluyoruz.





KAÇIKLIK KURAMI

Harley Quinn'in Joker'e aşık olması filmde akıl hastanesinde gerçekleşiyor. Harley psikiyatr olarak çalıştığı hastanede hastası Joker'i tedavi ederken kendisini kaptırıyor. San Diego’daki California Üniversitesi’nde seçkin bir sosyoloji ve bilim araştırmaları profesörü olan Andrew Scull, 'Uygarlık ve Delilik - Akıl Hastalığının Kültürel Tarihi' adlı kitabında; " 'Psikiyatri' 19. yüzyılda Almanya'da ortaya çıkmaya başlayan bir kelimedir. Kendi dillerindeki alienisme (akliyecilik) terimini tercih eden Fransızlarca sert biçimde reddedildi; İngilizce konuşulan dünyada da aynı tepkisi gösterdi ve delileri denetlemede uzmanlaşmış tıp erbabını "deli doktorları' olarak adlandırmaya yöneldi." der. Aynı zamanda bir deli doktoru olan Harley Quinn'in, (hastası Joker'e kendini kaptırmasıyla ve ondan aldığı destekle) kendisini bir anda tedavi ettiği şeye dönüştüğünü görüyoruz. Burada Harley Quinn'in doktorluğunun yetersizliği gösterilmiyor aslında anlatılmak istenen Joker'e olan aşkı ve tutkusunun ne kadar büyük olduğu. 






ŞİZOFRENİNİN GİZEMİ

Kırk yıldan fazla süredir çeşitli kliniklerde çalışmalarını sürdürmekte olan çağdaş psikanalitik teorilerin öncülerinden İngiliz psikanalist Christopher Bollas, şizofreninin safhalarını ve insan psikolojisinin gizemli katmanlarını ele aldığı 'Güneş Patladığında-Şizofreninin Gizemi' adlı kitabında; "Zihinsel sağlık alanında kimsenin otorite olması mümkün değildir. İnsanlarla çalışan bizler ancak öğrenciler kadar verimliyiz. Tabii ki eğitim aldık, seminerlere katıldık, gözetim ve denetim çalışmaları yaptık ancak hiçbir insan hayatı, herhangi bir klinik tedavi uzmanının, ister depresyon ister paranoya, isterse şizofreni olsun, herhangi bir 'rahatsızlığı' tam anlamıyla kavramasına yetecek kadar uzun değildir." der. Filmde Harley karakterinin de hastasını tedavi etmeden kendisini ona kaptırdığını görüyoruz.




Eğlence arayanlar ve süper kahraman filmleri hayranlarının seveceği türde bir yapım olan Yırtıcı Kuşlar, aksiyon ve heyecanın yüksek olduğu bir yapım. Hikaye anlamında zayıf olsa da yarattığı görsel atmosfer ve renkler görülmeye değer.

İyi Seyirler Dilerim


EFE TEKSOY

6 Şubat 2020 Perşembe

NAZİ FAŞİZMİNE KARŞI BİR ÖÇ ALMA: TAVŞAN JOJO




77. Altın Küre Ödülleri’ne 6 dalda Oscar adayı olan Jojo Rabbit, Yeni Zelanda-Belçikalı yazar Christine Leunens'in Gökyüzü Hapsi/Caging Skies adlı romanından uyarlandı. Taika Waititi'nin yazıp yönettiği aynı zamanda rol aldığı film, 44. Toronto Film Festivali'nde 'Halkın Seçimi Ödülü’nü kazandı. 2. Dünya savaşı'nda babasının yokluğunu çeken bir çocuğun Nazi propagandasının etkisinde kalarak Adolf Hitler'i hayali bir baba figürü haline getirmesi ve bununla birlikte gelişen olayları konu alıyor. Jojo Rabbit, Nazi faşizminin vahşetini ve acımasızlığını izleyiciye çocukların gözünden mizahi bir şekilde alaya alarak sunuyor. Jojo Rabbit, 73. kez düzenlenen İngiliz Film ve Televizyon Sanatları Akademisi (Bafta) Ödülleri'nde 'En İyi Uyarlama Senaryo Ödülü'nü de kazandı. 





JOJO RABBIT KONUSU

İkinci dünya savaşının son zamanlarında Almanya'da yaşayan Jojo (Johannes) Betzler (Roman Griffin Davis), Hitler'in gençlik kampları üyesidir. En yakın sırdaşı hayali arkadaşı olan Adolf Hitler (Taika Waititi) olan Jojo, annesi Rosie'nin (Scarlett Johansson), evlerinde Elsa adlı Yahudi bir genç kızı sakladığını öğrenince şok geçirir. Yahudi kız Elsa'nın da bir insan olduğunu öğrenen Jojo, hayali arkadaşı Hitler ve Elsa arasında kafa karışıklığı yaşar.

Oyuncuları arasında; Sam Rockwell, Rebel Wilson, Roman Griffin Davis, Scarlett Johansson, Archie Yates, Alfie Allen, Stephen Merchant bulunuyor.


GÜLME İÇİNDE SEMPATİ TAŞISAYDI, AMACINA ULAŞAMAZDI

Taika Waititi'nin Jojo Rabbit filmi, Hitler faşizmine mizah çerçevesinden bakıyor. Bu bakış açısı eleştirmenleri şimdiden ikiye bölmüş durumda. Bir kısım Nazi/nefret karşıtı hiciv olarak yorumlasa da karşıt görüşte olanlar da mevcut. Burada bir parantez açarak 1927 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülen Fransız yazar ve filozof Henri Bergson'dan alıntı yapacağım. Bergson, Gülme adlı eserinde "Toplum kendisine karşı saygısızca davranışların öcünü gülme ile alır. Gülme, içinde sempati taşısaydı, amacına ulaşamazdı." der. Yani yönetmen Taika Waititi'nin sinema dili aracılığıyla Nazi faşizmine karşı bir intikam aldığı söylenilebilir. 20. yüzyıl İngiliz edebiyatının önde gelen yazarlarından George Orwell, "Bir şakanın amacı; insanı aşağılamak değil, ona çoktan aşağılanmış olduğunu hatırlatmaktır."der. Britanya'nın yaşayan en büyük edebiyat eleştirmeni ve düşünürü kabul edilen Terry Eagleton, Mizah (Humour) adlı kitabında; "Mizah, savunma veya onaylama, çökertme veya kutlama, dayanışma veya eleştiri meselesi olabilir." der. Tıpkı Waititi'nin Jojo Rabbit filmi aracılığıyla Nazi faşizmine yaptığı eleştiri gibi. 'Le Monde' gazetesindeki hicivli yazılarıyla tanınan,  Akademisyen, yazar ve gazeteci Robert Escarpit, Mizah adlı kitabında, "Gerçek mizah ad hominem (insandan yola çıkan) yargılamayı, yani kötülüğü dışlayan bir nükte yöntemidir." der. Tıpkı Waititi'nin Jojo Rabbit'te Nazi faşizmini dışladığı gibi.




İDEOLOJİNİN ELE GEÇİRDİĞİ ZİHİNLER

Filmde Hitler/Nazi ideolojisinin çocuklara işlenmesine tanık oluyoruz. Özellikle hikayenin ana konusu bunun üzerine kurulu. Küçük yaştan itibaren beyni yıkanan Jojo, gelecekte zihnine kazınan bu Nazi ideolojisini yıkabilecek mi? Benzer soruyu İskoç yazar Iain Banks, 1984'te yayınlanan Eşekarısı Fabrikası (The Wasp Factory) adlı romanında irdelemişti. "Şiddet doğuştan mı gelir sonradan mı edinilir?" sorusuna kitabın sonunda çok güzel bir yanıt vermişti.




KOSTÜMLERİN ANLAMI

Taika Waititi'nin canlandırdığı Hitler karakterinin film boyunca giydiği üniformalar iktidardaki hayatı ile kronolojik olarak tutarlı ve Jojo'nun onun fikrini nasıl değiştirdiğini yansıtmaktadır. İlk görüldüğü sahnede Hitler'in ikidara yükselişinde giydiği SA Kahverengi gömlek üniforma giyiyor, buradave Jojo onu putlaştırıyor. Ardından şansölye olduktan sonra giydiği resmi NSDAP üniformasında yer alıyor. Bu noktada, Jojo'nun putlaştırılması vahşi fanatizm haline dönüşüyor. Gri savaş üniforması giydiği sahnede, Jojo'nun onu ve ideolojisini reddettiğine tanık oluyoruz. Hitler karakterinin görüldüğü son sahnesinde ise intihar ettiği sırada giydiği kostüm göze çarpıyor.





KAMERA ARKASI

- Gestapo'nun arama yapmak için Jojo'nun evine geldiği sahnede "Heil Hitler" sözü bir dakikada 31 defa söyleniyor. Yönetmen Waititi, bu sahnenin özellikle komik olmasını aynı zamanda da Nazi protokollerinin ne derece gülünç olduğunu da göstermek istedi.


- Amerikalı aktör Sam Rockwell, Alman aksanı öğrenmek için bir diyalog koçuyla çalıştı. Buna ek olarak Marlon Brando, Ralph Fiennes ve Oskar Werner gibi usta aktörlerin 2.Dünya Savaşı döneminde geçen filmlerini günler boyunca defalarca izledi.





- Filmde Adolf Hitler karakteri bir sahnede başına Kızılderili başlığı takar. Bu başlık, (Hitler'in hayranı olduğu) Amerikanın Eski Batı'sında geçen macera romanlarıyla ünlü Alman yazar Karl May'e bir atıf içeriyor.   

- Filmin son sahnesinde Adolf Hitler’in  başında silah yaraları bulunuyor. Bu izler intihar ettiği gerçeğini yansıtmak için özellikle gösteriliyor.


- Son sahnede David Bowie'nin (Berlin Duvarı'nın yapımı sonrası birbirine ayrı düşen iki aşığı anlattığı) Heroes'u çalmakta.




Jojo Rabbit filmi, mizahın gücünü sinemada ortaya koyan en iyi güncel örneklerden birisi. Klasik örneklere baktığımızdaysa Charlie Chaplin'in 1940'ta 'Büyük Diktatör (Great Dictator)' ve Roberto Benigni'nin 1997 yapımı 'Hayat Güzeldir (Life Is Beautiful)' filmleri sinema tarihine damga vurmuştu. Waititi'nin de modern sinemada adından fazlasıyla söz ettiren filmi Jojo Rabbit, şimdiden kendi alanında bir klasik olma yolunda.

İyi Seyirler Dilerim


EFE TEKSOY 










2 Şubat 2020 Pazar

YAPAY ZEKANIN GÖZÜ: OMNISCIENT (HER ŞEYİ BİLEN)



Netflix'in Brezilya yapımı olan Omniscient, yakın geleceği konu alan bir bilim kurgu dizisi. Projenin arkasındaki isim ise %3 adlı bilim kurgu dizisinin yaratıcısı Pedro Aguilera. Omniscient dizisi denetim biçimlerinden birisi olan gözetim mekanizmasını işliyor. Yevgeni Zamyatin, George Orwell, Aldous Huxley ve Ray Bradbury 'nin öncüsü oldukları distopik/ gözetim toplumu hikayelerine yenilikçi bir bakış açısıyla yaklaşan yapım, özellikle hikaye anlatımı ve işleyiş açısından çok başarılı. İzleyiciye yaklaşmakta olan kaotik geleceğin içerisine sokarak ürkütücü sorular sordurmasının yanı sıra, bir ütopyanın nasıl distopyaya dönüşebileceğine güzel bir örnek teşkil ediyor.





OMNISCIENT KONUSU
Omniscient adlı özel bir şirket, vatandaşları dronelar tarafından 7/24 gözetim altında tutuyor. Bu şekilde hırsızlık, cinayet gibi kriminal olayların önüne geçmektedir. Ancak her sistemde olduğu gibi istisnaların önüne geçemez ve bir cinayet gerçekleşir. Bu cinayetin katili ise yüksek teknolojinin getirdiği imkanlara rağmen bulunamaz. Babasının cinayete kurban gitmesine göz yummayan Nina Peixoto, Omniscient adlı şirkete girerek sistemdeki açığı ve babasının katilini aramaya başlar.
Oyuncuları arasında; Carla Salle, Sandra Corveloni, Jonathan Haagensen, Guilherme Prates, Luana Tanaka, Marcello Airoldi, Marco Antônio Pâmio ve Bruno Lourenço yer alıyor. 







GÖZÜN İKTİDARI

Netflix Brezilya yapımı dizi Omniscient, Latince; Omni (Her şey, tüm) ve Scient (Bilmek, Bilgi) kelimelerinden oluşuyor. Distopik hikayelerde ve anlatılarda; gözetim, iktidarın temel denetim biçimlerinden birisi haline gelir. Burada göz önemli bir iktidar organıdır. Gözün gücü, kitlesel özgürlükleri yok ederek toplumsal denetimi sağlamaktadır. Bu türün en önemli örnekleri; George Orwell'ın 1984'ü, Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sı, Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451'dir. Omniscient dizisinde ise buna toplumsal denetimi sağlayan özel bir şirket aracılığıyla tanık oluyoruz. Omniscient adlı şirket ülkenin sadece bir şehrini denetim altına almıştır. Gelecekte ise bu oranı arttırmayı amaçlar. Hikaye boyunca insanlara kullanılan sistem sayesinde özgürlük vaatlerinin sıralandığını görüyoruz. Evlerde kimse kilit kullanmıyor, pencerelerde  demir parmaklık, sokaklarda güvenlik kamerası yok. Çünkü etrafta uçuşan bireysel dronelar sayesinde herkes devamlı gözetim ve takip altında. Kimse suç işleyemez mesajı veriliyor. Ancak burada altta yatan mesaj ise çok farklı. Şöyle ki; tüm şehir yapay zekaya bağlı yeni teknolojik sistem Omniscient'in yardımıyla aslında yüksek güvenlikli bir hapishaneye dönüştürülmektedir. 




YAPAY ZEKANIN YÜKSELİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜN SONU MU?

Günümüzde yapay zekaya olan merak giderek artmakta. Bilimden sanayiye hatta savaş sistemlerine kadar ülkeler geleceği şekillendirecek olan bu nimetten yararlanmakta. Elbette bu alanı ele alınca alanın öncüsünü anmamakta olmaz. 20 yüzyılın dahisi olarak anılan İngiliz bilgisayar bilimci ve kriptolog Alan Turing, yapay zekanın kurucusu sayılır. Turing'in temellerini attığı insan zekasını taklit eden makine bilinci, dizide ise (Omniscient'i kontrol eden) ana bilgisayar olarak karşımıza çıkıyor. Hikaye boyunca; "Ana bilgisayarı kontrol eden, her şeye sahip olur " mantığı hakim. Yapay zekanın ve yüksek teknolojinin imkanlarından faydalanarak vatandaşlara vaat edilen bu rahat yaşam aslında insanların özgürlüğüne bir kısıtlama getiriyor. George Orwell'ın 1984 romanında işlediği; "Büyük Birader Seni İzliyor (Big Brother Is Watching You)” kavramı aslında hikayenin temelini oluşturuyor. Dizide verilmek istenen önemli toplumsal mesajlardan biriside; Her vatandaşın göz hapsinde tutularak özgürlüklerinin elinden alınmasının altı çiziliyor. Tıpkı ABD'li yazar Dave Eggers'ın aynı adlı eserinden uyarlanan 'Çember (Circle)' filmindeki gibi. Çember'de aynı konuya farklı bir açıdan yaklaşmıştı.





PANOPTİKON YA DA GÖZETİM EVİ

 İnsanları tecrit altına alma  mekanizmasının temellerini atan isimlerden en önemlisi İngiliz filozof Jeremy Bentham'dır. 1787 yılında Jeremy Bentham, Panoptikon/Gözetim Evi adlı bir yönetim planı tasarlar. Panoptikon ilkesini İngiltere'deki bir arkadaşına mektuplar aracılığıyla anlatır. Gözetim altına alınacak her türlü insanın bulunduğu kurumlara (özellikle; Hapishane, ıslahevi, cezaevi ve akıl hastanesi gibi) uygulanabilecek bir yapı ilkesi tasarımıdır. Bu mektuplarda insanları kontrol altında tutacak her şeyi ayrıntısıyla düşünmüş ve tasarlamıştır: Merkezi ısıtmadan, tuvaletlere, aydınlatmadan oturaklara, havalandırmalara ve beslenmeye kadar aklınıza gelebilecek her türden şey bu planda mevcuttur. Bentham'ın geçmişte tasarladığı ilkesini, bugün Omniscient dizisinde yapay zekanın da katkısıyla geliştirilerek işlendiğini görüyoruz. Aynı yapıya Fransız düşünür ve tarihçi Michel Foucault'nun eserlerinde de rastlıyoruz. Hapishanenin Doğuşu adlı eserinde 'Görülmeden Gözetim Altında Tutulan Hapishane Sistemi'ni işler. Burada hem Bentham'ın Panoptikon'una dair incelemeler yapar ve hem de hapishanenin tarihteki oluşumunu ele alan derinlemesine bir tarihsel çalışma yapar. Foucault kitabında şöyle der; " 'Disiplin', ne bir kurumla ne de bir aygıtla özdeşleşebilir: o bir iktidar tipi, iktidarı icra etmenin bir tarzı olup koskoca aletler, teknikler, usuller, uygulama düzeyleri, hedefler bütünü içermektedir; o iktidar 'fiziği' veya 'anatomisidir', o bir teknolojidir." der. Omniscient dizisinde işlenen yapıda, Foucault'un bahsettiği disiplin teknolojisini tamamen görüyoruz. 






GÖSTERİ TOPLUMU

20. yüzyılın ikinci yarısının en önemli düşünürlerinden Fransız filozof Guy Debord, Gösteri Toplumu adlı kitabında, medyanın yarattığı sanal dünyanın kapitalizmin en gelişmiş çeşitlerini yeniden üretmedeki vazgeçilmez rolünü saptar. Bunun örneklerini de Omniscient dizisinde insanların bağımlısı olduğu teknoloji ortamında görüyoruz. London School of Economics and Political Science’ta profesör olarak çalışan İngiliz filozof John Gray, Kuklanın Ruhu adlı kitabında; "Birkaç on yıl sonra makinenin büyük insan emeği girdisine ihtiyacı olduğunu artık o kadar da kesin olarak söyleyemeyiz. Birçokları internetin bazı iş alanlarını nasıl yok ettiğini, bazılarını da temelden değiştirdiğini gözlemlemiştir." der. Omniscient dizisinde Gray'in işte bu sözüne tanık oluyoruz. Şöyle ki; geleceğin teknolojisine hakim olan genç bireylerin yeni iş alanlarında aranılan çalışan olması John Gray'in iş alanlarının temelden değişeceği sözünü bizlere gösteriyor.
Aile bağları, aşk ve geleceğin yenilikçi iş hayatı hakkında farklı açılara değinen Netflix'in Brezilya yapımı dizisi Omniscient, bilim kurgu severlerin ve polisiye hayranlarının kaçırmaması gereken farklı ve yenilikçi bir hikaye sunuyor.


İyi Seyirler Dilerim

EFE TEKSOY


17 Ocak 2020 Cuma

AGATHA CHRISTIE'YE BİR SAYGI DURUŞU: 'KNIVES OUT'



 Yıldızlar kadrosu denilecek bir oyuncu ekibine sahip 'Knives Out' gösterime girdi. Rian Johnson'ın yazıp yönettiği film 'Murder Mystery' türü polisiyelerine farklı bir bakış açısı getiriyor. 92. Akademi Ödülleri'nde 'En İyi Orjinal Senaryo' dalında Oscar Adayı olmasından bu yeniliğin ne kadar büyük güçte olduğu anlaşılıyor. Rian Johnson'ın 'Star Wars: Last Jedi' ve 'Loopers'ta gösterdiği  yenilikçi anlatım tarzı bu defa bir polisiye öyküyle karşımıza çıkıyor. Agatha Christie tarzı gizem sever bir izleyiciyseniz Knives Out tam size göre. Çünkü filmi izlediğiniz süre boyunca kendinizi "Katil kim?" sorusunu sorarken buluyorsunuz. Bu da heyecan ve gerilimin 'Knives Out'ta bir an bile düşmediğini gösteriyor.




BIÇAKLAR ÇEKİLDİ

Çok zengin bir cinayet romanları yazarı olan Harlan Thrombey, 85. yaş gününde evinde ölü olarak bulunur. Ünlü yazarın ölümünün ardındaki gizemi ortaya çıkarmaya çalışan dedektif Benoit Blanc, aile üyelerini tek tek soruşturmaya başlar. Ancak kapalı ve gizemli bir kutu olan aile, dedektifi epey zorlayacaktır.
Oyuncuları arasında; Daniel Craig, Chris Evans, Jamie Lee Curtis, Ana De Armas, Michael Shannon, Toni Collette, Frank Oz ve Christopher Plummer gibi yıldız isimler yer alıyor.







MEMENTO MORI

Hikayenin geçtiği konak; pencere tasarımları ve içerisinde yer alan sanat eserleri "Ölümlü olduğunu hatırla" anlamına gelen 'Memento Mori' motiflerine sahip. 'Viktorya Dönemi'nde popüler olan bu motifler bireylere zengin ya da fakir kim olursa olsun fani olduklarını hatırlatmak için kullanılırdı. Frankfurt Okulu'nun kurucularıyla 'eleştirel kuramın' temelini atan Alman filozof Walter Benjamin, 'Tek Yön' adlı yapıtında polisiye roman için: "19. yüzyılın ikinci yarısındaki mobilya üslubunu doyurucu biçimde tasvir aynı zamanda analiz eden tek kaynak, güç merkezlerinde evin dehşetinin bulunduğu belli bir çeşit polisiye romandır. Eşyaların yerleştirilişi ve aynı zamanda ölüm tuzaklarının kuruluş planıdır ve art arda sıralanan odalar kurbana hangi yoldan kaçacağını buyurur." der. Benjamin'in bu tasvirini film içerisinde Marta Cabrera ve Ransom Drysdale karakterlerinin kullandığı yollar üzerinden görebiliyoruz.






KUSURSUZ CİNAYET

Fransız filozof ve sosyolog Jean Baudrillard, Kusursuz Cinayet adlı eserinde  "Anlaşılmaz olan her şey, özetle cinayet niteliği taşır ve bu gizemli dalavereyi besleyen her düşünce, bu cinayetin sürekli kılınmasıdır" der. Baudrillard'ın burada bahsettiği gizemli dalavere ve düşünceye filmde Daniel Craig'in ustalıkla canlandırdığı dedektif Benoit Blanc karakteri üzerinden görebiliyoruz. Dedektif aile bireylerini soruşturduğunda gizlenmiş bir şey olduğunun farkına varır. Uzun süre boyunca arka planda sessizce düşünüp aile bireylerini izler. Bir şey bulamadığını düşündüğümüz sırada usta dedektifi son noktayı koyarken buluruz. 





POLİSİYE ROMAN

'Knives Out' filmi klasik polisiye edebiyat geleneğine sadık kalmış bir yapım.  Temelleri Amerika'da atılan türün farklı ülkelerden birçok önemli yazar sayesinde artık edebiyatta önemli bir yere sahiptir. Amerikalı klasik öykü yazarı Edgar Allan Poe, korku ve gerilim türlerinin öncüsü olduğu gibi polisiye türününde öncüsüdür. Bu anlamda 1841'de yayınlanan 'Morgue Sokağı Cinayeti' ilk dedektiflik öyküsü olarak kabul edilir. İskoçya doğumlu yazar Sir Arthur Conan Doyle, 1887'de 'Kızıl Dosya' romanıyla ve yarattığı 'Sherlock Holmes' karakteriyle bu alanda bir çığır açar. 1905'te kibar hırsız Arsene Lupen'i yaratan Fransız Maurice Leblanc önemli eserler vermiştir. (J. L. Borges'in adına methiyeler dizdiği) İngiliz yazar Gilbert Keith Chesterton 1908'de yayınlanan Bay Perşembe romanı ve Peder Brown/Father Brown öyküleriyle önemli bir yere sahiptir. Yirminci yüzyılın en büyük ve en üretken yazarlarından biri olarak kabul edilen Belçikalı yazar Georges Simenon, yaklaşık 450 eser vermiştir. Yarattığı Dedektif Maigret karakteri polisiye romanda bir dönüm noktasıdır. Polisiyenin kraliçesi olarak anılan İngiliz yazar Agatha Christie, yarattığı Hercule Poirot ve Miss Marple karakterleriyle dedektif öykülerinde önemli bir yere sahiptir. Ayrıca polisiye türünün gelişimi açısından yazdığı dönem polisiye açısından 'Altın Çağ' olarak anılır.





TOPLUMSAL KATMANLAR 

Alman filozof Siegfried Kracauer, 'Polisiye Roman' adlı felsefi inceleme kitabında, polisiye romanın geçtiği çevre için şöyle der; " Polisiye romanın geçtiği çevre, birçok toplumsal katmandan ve dünyadan sadece biridir ve içerdiği gerçeklik itibariyle insanın varlık basamaklarında diğerlerinden aşağıda yer alır." Toplumsal katman ya da hiyerarşiyi Knives Out'ta zengin ve işçi sınıfı ayrımında görüyoruz. Zengin her daim kendini çalışandan üstte tutuyor ancak film boyunca izleyiciye defalarca gösterilen 'Memento Mori' motiflerinden görüyoruz ki, ölüm söz konusu oldu mu sınıf ayrımı yoktur.






MURDER MYSTERY

Agatha Christie'nin öyküleriyle öncülük ettiği 'Murder Mystery' türü sinema dünyasında da etkisini göstermiştir. Yüzlerce kitap uyarlamasının yanı sıra sinema tarihine adını yazdıran özgün ve ses getiren işlerde olmuştur. Örneğin; 1985'te Jonahtan Lynn'in yönetmenliğini üstelendiği 'Clue' filmi aynı adlı Board/tahta oyunundan beyazperdeye uyarlanmış önemli bir kara komedidir. Robert Altman'ın yönettiği 2001 yapımı 'Gosford Park' filmi, 'En İyi Özgün Senaryo Akademi Ödülü'nü alan önemli bir örnektir. Fransız Yeni Dalga Akımı'nın yeni temsilcilerinden François Ozon'un 2002 yapımı '8 Kadın (8 Femmes)' filmi müzikal ağırlıklı bir yapımdır.





KAMERA ARKASI


- Görüşmeler sırasında arkada bulunan 'Bıçak Çemberi', dedektif Blanc'ın gizem metaforunu temsil eder. Bütün bıçakların merkezdeki deliğe bakmasının anlamı; tüm karakterlerin 'bıçaklarını' nasıl çıkardıklarını ve gizemdeki deliği keşfetmek için savaştıklarını gösteriyor.

- Dedektif Benoit Blanc'ın filmde ilk görüldüğü yer, Teğmen Elliot aile üyelerini soruştururken arkasında piyano çaldığı sahnedir. Burada dedektif, Elliot karakteri konuşurken piyano tuşlarına basar. Aslında buradaki nota anlamsız değildir; Teğmen Elliot'a (Eve Ne Zaman Vardınız?) sorusunu yöneltmesi için sinyal gönderiyordur.




- Harlan'ın masasındaki Beyzbol Topu, bir sahnede camdan dışarı atılır. Daha sonra top karakterden karaktere geçmeye devam eder. Beyzbol sporu, top elden ele geçtiği sürece devam eden bir oyundur. Aynı şekilde filmde de beyzbol topu masaya döndüğünde gizemin çözüldüğü ve cinayet dosyasının kapandığını sembolize ediyor. Bu top aynı zamanda Harlan karakterinin oyun sevgisinin de bir sembolü.

- Yönetmen Rian Johnson, Daniel Craig'in canlandırdığı karakteri 'Amerikan Poirot' olarak nitelendiriyor.


- Harlan Thrombey karakterinin adı Amerikalı gizem yazarı Harlan Coben'e bir atıf.


Knives Out, gizem ve polisiye severler için kaçırılmaması gereken bir yapım. Gerilimi hiç düşmeyen temposuyla izleyiciyi hiç sıkmadan etkisi altına alıyor. Dedektif öykülerini seviyorsanız bu film tam size göre. 


İyi Seyirler Dilerim
EFE TEKSOY


7 Ocak 2020 Salı

BİR AMERİKAN RÜYASININ ÇÖKÜŞÜ: JUDY



77. Altın Küre Ödülleri’nde Drama Dalında En iyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü kazanan Oscar Ödüllü oyuncu Renée Zellweger’in Judy filmi vizyondaki yerini aldı. Judy, 1939 yapımı Oz Büyücüsü (The Wizard of Oz) filminin Dorothy'si olan efsanevi Hollywood oyuncusu Judy Garland'ın kariyerindeki iniş ve çıkışları merkezine alan bir yapım. 1930 ve 1940'ların Hollywood'unda yetiştirilen yıldızların ne kadar yıpratıcı bir sürece katlanmak zorunda kaldıklarını gösteriyor. Gördüğü psikolojik baskının yanı sıra, küçük yaşta atıldığı film sektöründe Judy Garland'a, gündüzleri enerjik olsun diye amfetamin, kilo almasın diye ayrıca haplar ve geceleri rahat uyusun diye uyku ilaçları veriliyordu. Bu da onu genç yaşta uyuşturucu bağımlısı haline getirdi. 




YÜKSELİŞ, ALÇALIŞ, BİTİK VE YİTİK BİR KADIN

Judy Garland'ın, geçmişinde şöhret uğruna ödediği bu ağır bedelin Oz Büyücüsü filminden tam 30 yıl sonra yetişkinlik döneminde halen sıkıntısını çektiğini görüyoruz. Erken yaştaki (47) ölümüne rağmen 3 çocuk sahibi olmuş ve 5 evlilik geçirmiş. Hayatının ikinci baharında Amerika'dan İngiltere'ye geçen Judy, burada sahnelere atılarak şarkıcılık kariyerine odaklanıyor. Film süresince çocuklarını da yanına alıp mutlu bir yaşam sürme hayaliyle yaşayan Garland'ın, geçmişinden gelen bozuk yaşam tarzının peşini bırakmadığını görüyoruz.







KAMERA ARKASI

- Judy Garland'ın öldüğü yıl olan 1969'da, Renée Zellweger ABD, Teksas’ta doğdu.


- Filmin makyaj sanatçısı Jeremy Woodhead, Judy Garland'ın profiline benzemesi için Renée Zellweger'in burnunu protezle uzatmak zorunda kaldı. Ayrıca kontakt lensler ve Judy Garland'ın ikonik saç modeline benzeyen peruk  kullanıldı.


- Judy filmi, Peter Quilter'in 'End of The Rainbow' adlı müzikal dramasından uyarlandı.







DRAM YÜKLÜ BİR YAŞAM

Yönetmen koltuğunda Rupert Goold'un oturduğu filmin senaristi Tom Edge. Oyuncuları arasında; Renée Zellweger,  Jessie Buckley, Finn Wittrock, Rufus Sewell ve Michael Gambon var. Film Judy Garland'ın zorlu hayatını ve 1930-1940'lı yıllarda Hollywood'ta gördüğü aşırı sert muameleyi ele alıyor. Müzikleriyle izleyiciyi etkisi altına alan yapımda Oscar Ödüllü Renée Zellweger, neredeyse filmi tek başına alıp götürüyor. Öyle ki; zamanın nasıl akıp geçtiğini anlamıyorsunuz. Biyografi filmlerini seviyorsanız Judy filmi tam size göre.


İyi Seyirler Dilerim


EFE TEKSOY



3 Ocak 2020 Cuma

CANAVAR AVCISI: 'THE WITCHER' (1. SEZON İNCELEMESİ)





Son dönemde online tv platformu pazarında şirketlerin adeta izlenme savaşı verdiğine tanık oluyoruz. Bu yarışta; Apple TV'yi 'See' adlı distopik dizisi, HBO'nun kült çizgi roman uyarlaması 'Watchmen' ve fantastik kitap uyarlaması 'His Dark Materials' gibi güçlü yapımlarla görüyoruz.




Bu güç yarışında geri kalmayan Netflix ise Polonyalı yazar Andrej Sapkowski'nin kitap serisinden uyarlanan yeni fantezi sagası 'The Witcher'ı platformunda gösterime sokarak yerini güçlü bir şekilde aldı. Öyle ki; 'The Witcher' dizisi, Netflix'in bugüne kadar ki en çok izlenen yapımlarından birisi olma özelliğini taşıyor. Rakamsal olarak baktığımızda 22-27 Aralık arasında (Amerika içi) yapılan ölçümlerde 127 milyon izlenme sayısına ulaşmış durumda. En yakın rakibi ('Disney Plus' platformunun) The Mandalorian dizisi ise 115 milyon izleyiciyi gördü. Bu da gösteriyor ki; 2020 yılı yapım şirketleri arasında çok çekişmeli geçecek.




'The Witcher' Konusu:

Rivialı Geralt (Henry Cavill) kiralık bir canavar avcısıdır. İnsanlar, cüceler, elfler ve büyücülerin bir arada yaşadığı diyarlarda kendi yolunu çizmeyi amaçlamaktadır. Kader onu büyücü Yennefer (Anya Chalotra) ve Ciri (Freya Allan) adlı gizemli bir prensesle bir araya getirir. Ancak farklı türler arasındaki barış bozulmanın eşiğindedir.






The Witcher'daki (Doğrusal Olmayan) Anlatım

Dizinin yapımcısı Lauren Schmidt Hissrich, yaptığı açıklamalarda; The Witcher'ın kronolojik olmayan iç içe geçmiş bir şekilde anlatılan hikayesini Christopher Nolan'ın Dunkirk filminden ilham aldığını aktardı. Bu şekilde hikayeyi keşfetmenin daha eğlenceli olacağını düşünen Hissrich'in diziye farklı bir renk kattıklarını düşünüyorum. İlk bölümlerde The Witcher evreninin tanıtıldığı dizide iç içe geçen hikaye sebebiyle karakterlerin keşfedilmesi işi izleyici için biraz yorucu bir süreç oluyor. Öncesinde kitap serisini ve oyununu oynayanlar bu anlamda daha kolay adapte olabiliyor. Fransız filozof Paul Ricoeur, zaman fenomenolojisini işlediği başyapıtı 'Zaman ve Anlatı' eserindeki Mimesis II şemasında olay örgüsünün ve anlatının kurgulandığı dünyayı işler. Bunu The Witcher dünyasının tanıtıldığı ilk sezonda görebiliyoruz.





Mit ve Destan

Kadim geçmişin derinliklerine sürüklendiğimiz dizide bir yandan fantastik bir evrende yolculuk ederken diğer yandan destanlar ve mitlere dair onlarca göndermeyle karşılaşıyoruz.
Mit'ler üzerine çalışan Fransız Antropolog Claude Levi-Strauss 1955 yılında 'Mitin Yapısal Çözümlemesi' adlı yazısında; Mitolojide topraktan çıkan insanların ilk zamanlarda yürümeyi pek başaramadıklarını ve zorlandıklarını aktarır. Bunu 'The Witcher'daki farklı türlerin yürüyüş stilinde de görebiliyoruz. 





Aynı şekilde Mitoloji ve destan alanlarında verdiği eserlerle alanındaki yaratıcılığını kanıtlayan Fransız filolog Georges Dumezil, College de France'ta verdiği derslerde Hint Avrupa toplumlarının ortak noktalarını dinsel yaşam, askerlik ve üretim uğraşları olarak "üç işlevli" bir ideolojik çatı altında topladı. Bu üç işlevli çatının askerlik ve üretim kısımlarına The Witcher dizisinde de görsel olarak tanık oluyoruz. Bu da bize gösteriyor ki The Witcher, yeni nesil aksiyon ve macera dizilerinde zirveye oynamasının yanı sıra güçlü bir destansı/mitsel bir alt yapıya da sahip.




Kahramanın Yolculuğu

Dizinin yaratıcısı Lauren Schmidt, başta projeden sorumlu olmayı reddediyordu çünkü kitabı okuduğunda; fantezi edebiyatı konusunda deneyimli olmadığı için doğru kişi olmadığını düşünüyordu. Ancak kitabı tekrar okuduğunda şunu fark ediyor: Öyküdeki fantastik unsurlar çıkartılırsa ortaya 3 ana karakterden oluşan bir aile hikayesi ortaya çıkıyor. Öykünün temelini oluşturan ana karakterleri 'The Witcher'ın logosunda da görebiliyoruz. Geralt'ı temsil eden kurt, Ciri karakterini temsil eden kırlangıç ve Yennefer'i sembolize eden yıldız (obsidyen).





Diziden önce oyun serisi olarak hayranlarının karşısına çıkan The Witcher, dizi olarakta artık Netflix paltformunun güçlü yapımları arasında yerini aldı. Kahramanın yolculuğunu destansı bir anlatımla işleyen The Witcher dizisi, fantastik tür seven izleyicileri masallar diyarına yolculuk edecekleri bir evrene doğru yolculuğa çıkartıyor.

İyi Seyirler Dilerim


EFE TEKSOY